10 Nisan 2010 Cumartesi

Zümrüt Yeşili Gözler...

Tahta sunağın üzerinde beyaz elbisesi ile yatan güzel genç kıza yaklaştı. Elleri titriyordu. Gözyaşlarını göz pınarlarında tutmak için büyük çaba harcıyordu. Söz vermişti çünkü… Ağlamayacaktı. Sunağın altında çalılardan yüksekçe bir yığın ve bu yığının altında ise, düzgün kesilmiş kütüklerin birbirlerine bağlanmasıyla oluşturulan bir sal vardı. Az sonra sevgilisini, doyamadığı sevgilisini denize doğru uğurlayacaklardı.
Sağ elini kızın dudaklarına uzattı zorlukla. Buz gibiydi dudakları, o sıcacıki öpülesi dudakları… Ne kadar da şekilli ve güzel dudakları vardı. Onları hissetti yeniden, öperken onları, düşündü kendini, anılar canlandı zihninde… İlk öpüşmelerini hatırladı. Bir yıl önceki bahar şenliğindeki, köy meydanında yapılan dansta, onu kendine eş olarak seçmişti. Ailesi ile yeni taşınmıştı köye ve bu onun ilk şenlik kutlamasıydı bu köydeki… Tüm gece tükenene kadar dans etmişlerdi köyün gençleriyle… Gecenin sonunda, onu evine bırakırken, masum küçük bir öpücük kondurmuştu kız onun dudaklarına… Anlık, hatta belki bir saniyelik bir öpücüktü. Ama yaşadığı heyecanı ve o öpücüğü hiç unutmuyordu. Sonraki öpüşmelerinin de tabii ki her biri başka bir anıydı ama, şimdi ona son öpücüğünü vereceğinden, aradaki uzun ve ateşli öpüşmelerin hiçbiri ilki ve sonuncusu kadar önemli olmayacaktı.
Elini dudaklarından yukarıya doğru, burnunun üstünden gözlerine doğru kaydırdı bu sefer… Kapalı olan göz kapaklarının altındaki o her zaman huzur veren yeşil gözlerine, bakarak dalıp gittiği çoğu zaman zümrüt yeşili gözlerine… İlk gördüğü an geldi yine aklına o güzelim gözlerini, aşkının… Nehrin kenarına su almaya giderken kendisi, o da dönüyordu elinde yıkanmış çamaşırları ile… Mahçup bir bakış atmıştı genç adama, hafif gülümseyerek ve başını öne eğerek… O bir an bile, parlamakta olan gözlerini fark etmesine yetmişti. Hayatında gördüğü en güzel gözlerdi.
Gözlerinin yanından doğru, o güzel yanaklarına ve sonra da öpmeye doyamadığı, kuğuyu andıran ince ve hafif uzun boynuna dokundu. “Yüce Zeus nasıl oldu bu?”; tek düşünebildiği artık bu soruydu. Nasıl oldu?
Trompet çalmaya başlamıştı bile… Ona bir de gayda eklenince, çalınan ezgi, hüznü iyice arttırmıştı. Artık kimse gözyaşlarını tutamıyordu, delikanlı bile… Al yanaklarından yavaş yavaş süzülüyordu yaşlar… Artık veda etmenin zamanı gelmişti sonsuza kadar… ”Ama neden?”. Bu soru devamlı, farklı şekillerde yankılanıyordu zihninde…
Töreni yöneten köyün yaşlılarından, beyazlar giymiş bir adam, delikanlıyı kolundan tuttu ve ayağa kaldırdı.
- Haydi gel artık, onun ruhu için dua etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Gel de töreni tamamlayalım, artık sorumluluğun çok daha fazla öncesine göre…
Trompet hızlanmış, gayda ise daha hüzünlenmişti. Ezgi, ağlama seslerine eşlik edercesine ahenkli gidiyordu; gayda bile ağlıyordu. Bu kadar taze ve yaşanılabilecek birçok şeyi olan bu sevgi, ne kadar da genç yaşta sona ermek zorunda kalmıştı.
Törenin yardımcıları ellerinde tuttukları meşaleleri çalı yığınına yaklaştırdılar ve yığın bir anda alev aldı. Ateş yükselip, kızın tüm etrafını sararken, delikanlı bir adım atacak gibi oldu, ama köyün yaşlısı sımsıkı tuttu kolundan... Delikanlı diz çöktü, başını öne eğdi, artık yaşlar boşalıyordu tamamen, kontrolsüzce, tüm özgürlüğüyle…
Salı serbest bıraktılar denizin maviliğine… Artık zümrüt yeşili gözler, okyanusun mavisiyle birleşecekti. Bir saflık, başka bir saflıkla buluşmaya gidiyordu. Artık aşkı dünya, artık sevdiği deniz, artık sevgilisi bambaşka bir hayat olacaktı. Ve Poseidon ona sahip çıkacaktı. Diğer tarafa ölülerin kayığıyla geçerken, Poseidon, bu güzeller güzeli kıza rehberlik edecekti. Yakılan ateş, kızın ruhunu, denizdeki kötü canavarlardan koruyarak, Poseidon’a ulaştırmak içindi. Köyün yaşlısı söze başladı,
- Ey denizlerin hakimi Poseidon, sana Antonius’un sevgilisi ve eşi olan Anathea’yı yolluyoruz. Ona ölüler diyarına yapacağı yolculukta eşlik et. Onu güvenli bir şekilde oraya ulaştır ve orada ruhunu serbest bırakarak, bir maviden başka bir maviye, göklere yükselip, güzelliğiyle boy ölçüşebilecek tek varlık olan Afrodit’in yanına gitmesini sağla. Apollo ona eşlik etsin, göklere kadar… Şimşekler çaktığında bileceğiz ki, Apollo, tek boynuzlu, yıldırım hızında koşan atlarının çektiği arabasıyla gelip onu aldı ve göğe babasına götürüyor. Ve Anathea, artık Antonius’u ve bu dünyaya verdiği en değerli armağanını oradan izleyecek. Tanrılar seninle olsun kızım…
Delikanlı ayağa kalktı yavaş yavaş, arkasını döndü ve hayatının en değerli varlığını kaybederken, almış olduğu en değerli hediyeye kollarını uzattı. Kız kardeşi onun ellerine bıraktı, zümrüt yeşili gözlü oğlunu…

Hiç yorum yok: