Öğrencileri onu sabırsızlıkla bekliyorlardı amfi düzenindeki sınıfta… Az sonra o zafer kazanmaya gidecek bir Roma generali edasıyla sınıfa girecek ve tüm gerçekliği ile ve yaşanmışlığı ile tarihten, hayattan ve aşktan bahsedecekti.
Dersleri tamamen doluyordu. Hatta o dersi almayan onlarca öğrenci bile, misafir statüsüyle, her dersine gelip giriyorlardı. Şöyle bir baktığınızda, sınıfın yarısı dersi alanlar ve diğer yarısı ise misafir öğrencilerdi. Tabii ki işin içine yaşanmış, gerçek hikayeler, tarih ve aşk girince, öğrencilerinin çoğunluğunun neredeyse bayan olmasına şaşırmamak gerekirdi.
Bugün de amfi ağzına kadar doluydu, normalde on iki kişinin oturduğu sıralarda, şu anda rahat on altıya da on yedi kişi sayılabiliyordu. Herkes dersin konusunu konuşuyordu. Dersin konusunu genelde bir ders öncesinden verirdi ki, ilgi artsın ve daha çok konunun reklamı yapılsın. Biliyordu ki bir sonraki derse kadar herkes o konuyu ağızdan ağza birçok kişiye ulaştıracak ve yine amfi tamamen dolacaktı. Bir nevi dersini pazarlama yöntemiydi, bu yaptığı…
Edebiyat sınıfında yaratmış olduğu bu sistem herkes tarafından çok sevilmişti. Hem edebi metinleri ele alıyor, hem bunlara tarihten, hem de aslında gizliden gizliye kendi hayatından örnekler katıyordu. Dersi bu kadar popüler yapan da aslında bu idi; kendi hayatından verdiği örnekler… Başlangıçta 20-25 kişiyle başlayan edebiyat sınıfı bir anda 100 kişinin üstüne çıkmıştı. Hem öğrencilerin kültürlerini geliştiriyor, hem onlara okuma alışkanlığı kazandırıyor, hem de hayat tecrübelerini aktararak, hayatı romanlardaki gibi görmemelerini, gerçek hayatı anlamalarını ve kendi romanlarını oluşturmalarını sağlıyordu. Evet, derse katılan herkesin, derse girebilmek için bir önceki dersin konusu ile ilgili bir sayfalık bir hikaye yazması gerekiyordu. Bu aynı sınıfa giriş bileti gibiydi. Yardımcısı her dersten önce sınıfın kapısında durup, gelenlerden sınıfın girişinde biletlerini; hikayelerini, alıyordu. Bu işlem bugün çoktan bitmişti. Edebiyatın neferleri, artık bugün yepyeni bir dünyayı keşfetmek için generallerini bekliyorlardı. Hepsinin sadakati, Roma generali Maksimus’un askerlerinin, generallerine sadakati gibiydi. Fakat onlar için amaç, sınıf geçmek değil, insan öldürmek değil, yeni dünyaları keşfedip, oralara hayat götürmekti; öğrenmek ve öğretmekti.
Ve Maksimus kapıdan girdi. Sessizlik… Amfi de tek bir çıt bile çıkmıyordu. Sanki üzerine bir spot tutulmuşçasına, herkes sadece ona bakıyordu. Ne bir çanta, ne başka bir şey, hiçbir silahı yoktu generalin… Sevmiyordu ortamı ders gibi gösteren bir şey getirmeyi yanında… Amfiyi sevmesinin ise tek sebebi, antik Yunan ve Roma mimarisinin en büyük mirası olan şeklindendi.
Kimi zaman merdivenlerden yukarı çıkıyor oradan öğrencilerine sesleniyor, kimi zaman ise tıklım tıklım dolu bir sıranın ucuna yanaşıp, oturup, onların yanında, oradan sesleniyordu. Hikayenin en heyecanlı yerlerinde yukarılara çıkıyor, en hüzünlü yerlerinde onlardan biri gibi, bir sıranın ucuna ilişiyor, kendilerini hikayede güçlü hissetmelerini istediği zaman ise, onların kendisine yukarıdan bakmalarını istediğinden, en aşağıya iniyordu.
Yavaş yavaş amfinin en aşağısındaki orta yerine yanaştı. Bir tiyatrocu gibi tuluatına başlayacaktı. Öncelikle herkesi selamladı, hafifçe eğilerek. Tüm sınıf “Ave” diye bağırırken sağ kollarını kaldırdılar. Bu birbirlerini selamlama yöntemleriydi; Roma mimarisinde düzenlenmiş sınıflarında… Her iki taraf ta saygılarını gösteriyorlardı birbirlerine. Ve her zamanki gibi bir tiratla girizgahı yaptı. Shakespeare Usta’dan bir alıntı;
“ Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın…
Taze tomurcukları sert rüzgarlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın…
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararır da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak.
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden…
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz.
Güzelliğin yitmez ki, olmaz ki asla hurda
Gölgesinden diye ecel caka satamaz.
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda,
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
- “Şiir yazmanın nedenlerinden en önemlisi hakkında bir ipucu veriyor burada usta bizlere… Size göre nedir bu ipucu?” diye sordu sınıfına…
Sınıftan üç-dört kişi el kaldırmıştı. Sırayla söz verdi el kaldıranlara ve onlar da fikirlerini ilettiler, kendi ustalarına…
- “Şiir yazarak kadınları etkileyebiliriz…” dedi, muzip bir delikanlı, gülüşmelere neden olurken…
Usta hafifçe gülümseyerek ve eğilerek, kabul ettiğini belirtti bu yorumu…
- “Biz kadınlar ise çok safız ve hemen böyle iki aşk kelimesine kanabiliyoruz, bu yüzden erkekler genelde şiir yazar kadınlara…” dedi, alımlı bir genç bayan…
Usta bu yorumu da onaylamıştı. Çünkü biliyordu ki kendisi de bu tip şiirler yazmıştı, sırf etkilemek için genç bayanları, 20’li yaşlarındayken…
- “Kendimizi ifade etmenin en iyi yolu” dedi, arkadaşları tarafından “Aşık Veysel” takma adıyla anılan, edebiyat sınıfının belki de iki-üç erkek müdaviminden biri olan genç delikanlı…
Usta bunu da onayladı, hem de biraz daha fazla eğilerek, çünkü gelen ilk ciddi yorumdu.
Sona kalan bir başka genç bayandı. Usta onu işaret etti. Genç bayan kalktı; “Duygularımızı ölümsüzleştirmenin en ve tek gerçekçi şeklidir” dedi.
Şimdi general olmuştu tekrardan, çünkü askerlerinden biri önemli bir zafer kazanmıştı ve diğerleri onu takip edecekti. Elini yumruk yaptı ve başparmağını havaya kaldırdı. Bu hareket arenada, amfide, sınıfta doğrunun bulunduğuna, savaşın kazanıldığına işaret ediyordu ve “alkış” anlamına geliyordu. Amfi şimdi yıkılıyordu alkıştan ve ıslıktan… Genç kız tüm yönlere doğru dönerek selamını verdi. General eli ile durmaları işaretini yaptığında, bir anda eski sessizliğine büründü sınıf… Tam bir orkestra şefi gibi yönetiyordu sınıfı ve öğrenciler de tüm ahenkleriyle çalıyorlardı, kimi zaman sessizliğin senfonisini, kimi zaman ise “neşeye şarkı”yı…
Şimdi bir sonraki adıma geçebilirlerdi. Anahtar bulunmuştu, kapıları açmanın ve askerlerinin kapılardan geçerek onu izlemeye başlamasının zamanı gelmişti.
- Duyguları ölümsüzleştirmek ve şiir; evet bu gerçekten de önemli bir neden ve ustanın bu şiirinde son satırında bahsettiği bir olgu… Elbette ki kendini ifade etmek de çok önemli bir etken ama sonuçta insanoğlunun bilinçaltında yatan sebeplerden en önemlisi, ölümsüzlüktür. Kim ölümsüz olmayı ya da yaptıklarının ölümsüz olmasını istemez ki, değil mi? Bunu bazen, bu tarz sanatsal ifadelerle, bazen de hem sanatsal hem de ilginç tavırlarla yaparız. Aynı ressam Van Gogh’un kulağını keserek sevdiği kadına verip, kendinden bir parçayı onda ölümsüzleştirmesi gibi… Fakat inanın bana sanatsal ifade her zaman daha kalıcıdır ve çürüyüp, kokmaz.
Sınıfta hem gülüşmeler, hem de Van Gogh ile ilgili bu gerçeği bilmeyenler arasında hayret nidaları oluşmuştu. Yine bir el işareti ve kesildi tüm sesler… Melodi yine sessizleşmişti.
Yavaş yavaş merdivenleri tırmanmaya başladı en tepeye doğru… Bu, söylevin hararetleneceği anlamına geliyordu. En tepeye varana kadar gözler onu takip etti. Tepeye vardığında döndü ve yine bir general edasıyla konuşmasına devam etti;
“Ey Romalılar… Ey vatandaşlarım, sizler de Roma’nın askerleri gibi hayatta bir amaç peşinde koşmuyor musunuz? Sizlerin amacı bu dünyada sevgiyi bulmak, sevgiyi yaşamak, yaşatmak ve bunu ölene kadar sürdürüp, ölümsüzleştirmek değil midir? Kim “sevgiyi istemem hayatımda, bana para yeter, bana sağlık yeter, vs..” diyebilir ki? Bunu söyleyene inanılır mı? Bunu söyleyen içten mi söylüyordur? Cevabı hepimiz biliyoruz, koca bir “hayır”! Peki ya bunu yakaladığınızda ya da buna yakın herhangi bir duyguyu yakaladığınızda ve bu yakaladığınızın adı her ne olursa olsun, duyguyu ölümsüzleştirmek istediğinizde ne yapacaksınız? Bunu yapmak için illa ki aşık mı olmak gerekir, illa çok sevmek mi gerekir. İşte şimdi anlatacaklarım size, bir ipucu verir belki de, gerçekleri bulma yolunda, hayatınızın amacına ulaşma yolunda, isteğinizi fethetme yolunda, benim gibi bir general olma yolunda!
Herkesin yüzünde o tırmanan şiddetteki konuşmanın etkileri gözüküyordu. İstediği etkiyi elde etmişti. Şimdi sıra onlardan biri olmaya gelmişti. Çünkü savaşlar beraberce savaşarak kazanılırdı, komutlar yağdırılarak değil… Basamakları teker teker indi. Ortalarda bir yerlere geldiğinde bir sıranın ucunda boş bulduğu bir yere oturdu. Dirseklerini masaya dayadı. Öne doğru eğildi. Bu hareketleri yaparken tüm sınıf senkronize bir şekilde ortaya doğru büzüldü, öne eğildiler ve tüm dikkatlerini toparlayarak, arkadaşlarını, ustayı, generali; artık o şu andan itibaren dersin belli bir bölümüne kadar onların arkadaşıydı, dinlemeye başladılar. Çünkü onlara bir hikaye anlatacak ve bir sırrını daha paylaşacaktı. Ve yalnızca arkadaşlar birbirleri ile sır paylaşırlar.
“Sevmek bir tutkudur. Sevmeye karşı bir tutkudur. Ve bazen bu tutku, karşı tarafta, sizdeki kadar yoğun olmayabilir çeşitli nedenlerden dolayı, kontrol edemeyeceğiniz. Ama aynı zamanda sevmek bu tutkuyu yaşarken kendi içinde, serbest bırakmaktır karşındakini… Yaratıcımız, herkesi kollarını açmış bekler yukarıda, ama aynı zamanda serbest de bırakmıştır dünyevi hayatta sizi… Çünkü sever sizi, karşılıksız, beklentisiz… Tabii ki bazı şeyler bekler sizden, size verdiklerine karşı da, ama siz karşılığını ona vermediğiniz zaman sizi sevmekten vazgeçmez. İşte böyle bir ilişkidir, Yaradan ile insanoğlu yani bizim ilişkimiz… Böyle bir sevgidir, O’nun sevgisi, bize karşı… En azından bir noktada Tanrı’sal benliğimizi ortaya koyabilsek ve de keşke bu noktada koyabilsek, hayat daha da güzel olmaz mıydı hepimiz için sorarım size? Peki ya bizim sevgimiz birbirimize karşı nasıldır? İstediklerimiz olmadığında çekip gittiğimiz, bizi tatmin etmediğinde karşımızdaki, sevgisini hiçe sayıp, yok ettiğimiz bir sevgi… Bunu hepimiz hayatımızın bir döneminde yaşamış ve belli kayıplara neden olmuşuzdur. Peki, sevgide sabrı ve beklemeyi öğrenmek zor mudur arkadaşlarım? Zordur elbette, hem de çok zordur. Hatta imkansızdır çoğu zaman… Çünkü egolar ve istekler girer işin içine, beklentiler oluşur küçük de olsa… Ama bir kerecik aştınız mı o çizgiyi, o nasıl büyük bir keyiftir, beklemek ve sabretmek, bir bilseniz… Egonuzun, beklentilerinizin sizde oluşturacağı acıyı hiç tatmayacağınız, sabrı ve beklemeyi bir öğrendiğinizde, olgunlaşır sevgi… Bunun dışında sevgi arsızdır, talepkardır, tatminsizdir. Sevgiyi terbiye etmek ve eğitmek için kayıplar yaşanması gereklidir. Bunları yaşamadan sevgide sabrı ve beklemeyi öğrenemezsiniz. Yeter ki bu kayıpları doğru insanda yaşamayın, onu kaybetmeyin.
Olgunluk arkadaşlarım, kesinlikle yaşla oluşan bir olgudur, yaşanmışlıklarla oluşan bir olgudur. Olgunluk öncesi arsızlık gerektirir ki, olgunluğu hissetmeye başladığınızda ne kadar dinlendirici ve ulvi bir şey olduğunu karşılaştırıp anlayabilirsiniz.
Şimdi size anlatacağım hikaye, işte tam da bu noktalara değinen ve Roma’nın Roma olduğu zamanlarda, beyaz kerpiçten evler ve yükselen saraylar arasında geçen bir hikayedir…
O zamanlarda Roma’da birçok gymnasium (spor alanı) hem askerlere, hem halka, hem de soylulara hizmet vermekte ve bu gymnasium’lar farklı kişiler tarafından işletilmektedir. Biri Roma’nın kuzeyinde, diğeri güneyinde iki başarılı gymnasium’un sahibi iki genç, bir gün soylulardan birinin davetinde karşılaşırlar. Sohbetleri pek keyif verir kendilerine… Ne de olsa ortak ilgi alanları vardır. Sohbet ilerledikçe, yakın zamanlarda aynı kaderleri paylaştıkları ve benzer noktalarda sıkıntı çektiklerini de görürler. Paylaşım arttıkça, sohbetin keyfi de artmaya başlamaktadır. Roma’nın sokaklarında süren sohbet, delikanlının evinin avlusunda devam eder. Roma’nın değerli üzümlerinden yapılmış, Diyonisos’un içkisi de onlara eşlik ettikçe, sohbetin keyfi artarak devam etmektedir. Zamanın çok geç olduğunu düşünen delikanlı, geceyi orada, evinde geçirmesini söyler güzel kadına… Kadın bu isteği belki biraz da zoraki kabul eder, çünkü Diyonisos’un damıtılmış ve alkolle tatlandırılmış üzümleri ve gecenin yıldızsız karanlığı, o saatte evine doğru yola çıkmasını engellemektedir. Delikanlı yatağını onunla paylaşır o gece, ve masum bir uyku ikisini de teslim alır kısa bir süre içinde… Sabahın ilk ışıklarına doğru, delikanlı, kızın tarafına döndüğünde, onun teninin enfes ve masum kokusunu hisseder ilk defa… O koku, sanki kız kendisini çağırır gibi, dalga dalga yayılmaktadır burnuna doğru… Kokunun oluşturduğu istem dışı bir hareket ile kıza sarılır ve boynuna küçük bir öpücük kondurur. Kız kendini güvende hissetmiştir ve istediği aslında böylesine bir ilgi ve güvendir. Kendini, onun kollarına bırakır. Sabah olana kadar bu şekilde uyumaya devam ederler.
Sabah olduğunda ise karşısında masum bir kedi vardır delikanlının. İlgiye ihtiyacı olan, sevilmekten büyük keyif alan küçük bir kedi… O’na bunu vermekten çekinmez delikanlı, saçlarını okşar, koklar ve öper onu… Gitme vakti geldiğinde her ikisi için, akıllarında olan tek şey; o gecenin öylesine ve bir gece yaşanabilecek bir gece olmadığıdır. Her ikisi de aynı şeyleri hissetmişlerdir. Güven, sevgi verebilme ve alabilme kapasitesinin büyüklüğü, ilgiye ihtiyaç ve bunu karşılayabilme yetisi ve “olabilirlik” hissi… En önemli his de budur aslında onlar için. “Denemeye değer” hissi… Çünkü ikisi de konuşmalarından akıllarında kalan bölümlerde, yaşadıkları ilişkilerdeki yıpranmışlıklarını ve bazı şeyleri bulmanın ne kadar zor olduğundan bahsetmişlerdir birbirlerine…
Birkaç gün, birkaç buluşma ve beraber geçirilen keyifli zaman ve geceler, birbirlerine gönderilen mektuplar ve şiirler, bir şeylerin gerçekte uyandığına ve doğrunun yakalanabileceğine işaret etmektedir. Fakat her ikisinin de aklında; “acaba doğru zaman mı?” sorusu, birçok girişimi engellemektedir. Kötü tecrübelerin getirdiği beklentiler, bir adım daha ileri gitmeyi zorlaştırmaktadır.
Günün birinde kız, delikanlıdan şöyle bir mektup alır;
“ Ey masum ve güzel insan… Sen ki yaşadıklarını aslında hak etmemiş biri olarak, yıpranmışlığına ve yorgunluğuna rağmen, kollarımı kabul ettin ve bana değer verdin. Ben de sana ihtiyacın olan ilgi ve yakınlığı verebilecek yürek var, fakat senin yüreğin yorgun… Sen dinlen, iyice hazır ol her şeye ve bizi kabul etmeye… Sonra da gel beni bul, kolay olacak, çünkü ben bıraktığın yerde olacağım”
Bu mektubu yazmasının tek sebebi, delikanlının size hikayeye başlamadan anlatmaya çalıştığım; olgunluk ve sabır derecesine ulaşmış olmasındandır. Belki de, kız onu hiç aramayacaktır ilerleyen zamanlarda, belki ilgisini çektiği için genç erkek ondan, o eski heyecanı kalmayacaktır kızın… Fakat delikanlı kıza karşı emin olduğu bazı hislerinden, onda görmüş olduğu güvenden ve de en önemlisi duyduğu saygıdan dolayı, bu ilişkisinin Romalı ve diğer ülkelerden başka kızlarla yaşadığı ilişkilere benzememesi gerektiğini ve buna farklı bir şans vermesi gerektiğini hissetmişti. Hatta bunu görebiliyordu. Ve bu olgunluğu yapabilecek durumdaydı. Zor olacaktı, çünkü uzun zamandır bu güveni ve inancı hissetmemişti kimseye karşı… Ama bu ilişkinin bir şansı olabilmesi ve yıpranıp, harcanmaması için, ikisinin de çok daha temiz ve arınmış gelmesi gerekliydi oyun alanına… Ve bunun için de tek gerekli olan şey, serbest bırakmak duyulan hisleri ve genç kızı ve de sabırla beklemekti. “
Yavaş yavaş yerinden kalktı, aşağıya doğru aynı yavaşlıkla indi. Ayak parmak uçlarına basarak yürüyordu, ses çıkarmamak için… Şu an tüm sınıf hipnotize olmuş durumdaydı. Kimi olayı algılamaya, kimi algıladığını sindirmeye, çoktan sindirmiş olanlar da generalin bu durumu ve ilişkiyi ne zaman yaşamış olduğuna ve hikayenin sonucunun ne olduğuna kafa yormaya başlamışlardı.
Ve bu sessizlik, kalkan bir elin, vücuda yapışık olmasından ve o hareket esnasında vücudun hareket ederek tahta sırada oluşturduğu sesten bozuldu. General, “lütfen buyurun” şeklinde bir el işareti yaptı. Kazanılan zaferlerden sonra her askerinin, zaferini sorgulamasına veya zaferi paylaşmasına izin verirdi. Elin sahibi söz almak için ayağa kalktı ve beklenen ve hatta sorulabilecek tek soruyu sordu;
- Peki, hikayenin sonu ne oldu? Delikanlı gösterdiği sabrın karşılığını aldı mı?
Bu soruya vereceği cevap kimseyi tatmin etmeyecekti ama dersin sonuna gelmişti ve her zaman yaptığı ve de hep yapacağı gibi cevabını vererek, mağrur bir gururla arkasını dönüp, amfiden çıkıp gidecek ve aldıkları cevapla onları düşünmeleri için, kendilerinde çığır açmaları için baş başa bırakacaktı.
- Delikanlının gösterdiği sabır karşılığında beklediği herhangi bir sonuç yoktu. O ilişkinin sonucunu zaten yaratmıştı ilişki boyunca… Aynı Shakespeare, aynı Van Gogh gibi, yarattığı eserlerle, bu ilişki için yazdığı şiirlerle, o ilişkiyi ölümsüzleştirmişti. Bundan sonra kız, ona geri dönmese de, ya da kız döndüğünde kendisi orada olmasa da, yaşadıkları ölümsüzleşmişti. Saygıyı kaybetmemişler, güven ve dürüstlük içinde, kısa da olsa ilişkilerini yaşamışlar ve delikanlı tarafından ölümsüzleştirilmişlerdi.
Şu anda fethedilen kaleye bayrak general tarafından dikilmişti. General yorgundu yine, yürüyerek çıktı sınıftan, çıkarken herkes ayağa kalktı ve sağ ellerini havaya kaldırarak “Ave” diye bağırdılar. İşte bu hem selam, hem de “seni anlıyoruz ey usta” anlamına geliyordu. Zafer şimdi tamamlanmıştı. Usta koridorda kaybolana kadar sınıf yerinden kımıldamadı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder