16 Nisan 2010 Cuma

Siyah Önlüklü Duygular

-Bizden size kim düşer, bizden size kim düşer…”

Kızlar bu cümleleri tekrarlarken, erkekler de kendi aralarında, hangi ismin onlara düşeceğine karar veriyorlardı. Kızın ismini söylediklerinde, kız genelde beğendiği erkeğin sağındaki ya da solundaki ile tutuştuğu eline doğru koşar ve iki elin arasından geçerek ayırmaya çalışırdı. E tabii ki genelde kızların buna kuvveti yetmediğinden, iki eli açamayan kız, erkek takımına katılmaya mecbur kalırdı. Fakata şans eseri ya da erkeklerden biri karşı takıma geçip, tutmakta olduğu erkek elleri yerine, kızların, hele ki bir de beğendiği kızın elini tutmak isterse, mahsustan ya da bilerek kızların elini açmasına izin verirdi. Böyle bir durumda, koşarak gelip, elleri açmayı başaran kızın, erkek takımından, elini bıraktırdığı erkeği, evet tabii ki yine beğendiği erkeği alıp, kendi takımına götürme hakkı olurdu. Bu oyun tam 5 yıl boyunca hep böyle oynanmıştı. O yüzden, çocuk şu anda da başka bir şey beklemiyordu. Yine onun ismini bağıracaklar, o ise, diğer arkadaşına gidecek ve oradan bir zafer kazanmak isteyecekti. Halbuki, 5 yıldan beri elini bırakmaya hazırdı, sınıfının en uzun boylu ve en güçlü çocuğu olmasına karşın, karşısındaki çıtı pıtı esmer kız için… Bir oyunu daha aynı şekilde sona erdiren zil çaldığında, çocuklar sınıflarına doğru çıkmaya başladılar.

Bir sonraki teneffüs kale kapmaca oynanacaktı. Oyun çok daha erkeksi bir savaş oyunuydu ama her nedense kızlar da bu oyuna dahil olmayı seviyorlardı. Bu oyunda zaten, hiçbir şekilde o yaşta gördüğü en güzel ellere dokunma şansı olmayacaktı. Hiçbir şekilde o tatlı yumuşak sesin söylediği isimleri duyamayacaktı. Tek duyabileceği yine o çok sevimli ve bebeksi çığlıkları olacaktı, erkekler kaleye çıkmaya çalışırken, kızlar da kaleden kaçarken, çıkardığı… O kibar tavrını burada oyun oynarken bile koruyabiliyordu. Yüzünün bazı ifadelerini hala çok net hatırlıyordu. Gülüşünü, “bak sen şimdi” ifadesindeki kafasını yana eğerek bakması ve yine bu ifadedeki hafif gülümsemesini… Fark etti ki, hatırladığı şeyler hep, her durumda gülüşüydü ve bir de o süslü kalemler, defterler… O yaşta prenses olarak adlandırılabilecek bir karakterdi.

Sınıfa girdiler. Sırasına geçti. Sırası onun paralelinde, onu rahat görebileceği bir yerdeydi. Kız ise yine diğer arkadaşıyla oturuyordu ve oturduğu arkadaşı bir erkekti. Rakip olarak görmüyordu ama tabii ki o yaşın duygularıyla hafif de kıskanıyordu. Aslında her yılın başında öğretmenleri, sıra arkadaşlarını seçme işini kendilerine bırakıyorlardı, fakat yanlış hatırlamıyorsa sadece bir kez, çok kısa bir süre için beraber oturmuşlardı, ya da belki de hiç oturmamışlardı, zaman hatırlamasına engeldi artık... Kız genelde, en yakın kız arkadaşıyla ya da çocuğun yakın arkadaşıyla oturuyordu.

Okula gidiş ve gelişler de çok heyecanlıydı küçük oğlan için… Evleri birbirine çok yakındı. Zaten ilk birkaç yıl hep servisle gidip, gelmişti. Son yıl ise, ev okuluna çok yakın olduğu ve “artık büyüdüm ben anne” cümlesini güvenli bir ses tonu ile söylediği için, ailesi yürüyerek gidip gelmesine izin vermişti. Her sabah ve öğlen, evden okula, okuldan eve yürüyerek, kızın evinin önünden gidip geldi. Her geçişte, cumhuriyet bayramı törenlerinde, geçitteki askerlerin, protokolü selamladığı gibi başını kaldırıp, ikinci kata bakıyordu, hiç aksatmadan, usanmadan, bıkmadan… Belki onu görürüm diye… Gördü mü, görmedi mi artık hatırlamakta zorlanıyordu ama hiç unutmadığı belli kareler bunlardı. Bir de o siyah önlüklü, beyaz yakalı erkek çocuğunun, o kıza duyduğu hisler… “İlkokul aşkım” sıfatını oluşturan hisler… 5 yıl boyunca hiç dinmeden ve sonraki 30 yıl hiç inkar etmeden…

25 yıl sonra, tesadüfi bir karşılaşma, bir kahve, bir iki yemek ve sık sık internet üzerinden sohbetler… Ve bu sohbetlerin birinde 30 yıl sonra öğrendiği gerçek… Konunun nereden açıldığını hatırlamakta zorlanıyordu yine, ama kız ona “ilkokul aşkım” demişti. “Kim ben mi?” oldu tepkisi ilk önce… İnanamadı. “Ama sen hep onun yanında otururdun?” Kızın cevabı “evet ama benim de ilkokul aşkım sendin”. Şok, mutluluk, geçmişin kafasında canlanması, masumiyet, yüzünde hafif bir tebessüm ve 25 yılın sonunda öğrenilen bu tatlı gerçek…

Ve yapılması gerekeni yaptı o geceden sonra, hayatındaki her değerli kişiyi ölümsüzleştirmek için yaptığı şeyi… Yazdı. Onu ve siyah önlüklü duygularını yazdı.

Hiç yorum yok: