Beyaz vapur iskeleden ayrıldı, burnunu tarihi Eminönü yarımadasına, Bizans’ın merkezine, Fatih'in düşlerini süsleyip, düşlerini gerçeğe dönüştürdüğü İstanbul’un diğer yarısına, Topkapı Sarayı’nın kıyısına doğru yol almaya başladı. Geride bembeyaz köpüklerin yanı sıra, Anadolu’nun serin ve temiz havasını, yazarın doğup büyüdüğü yer olan Moda burnunu ve yavaş yavaş da Kız Kulesi’ni bırakıyordu. “Hayatta bir tür yolculuk olabilir mi” diye geçirdi aklından... Bir limandan bir başka limana yapılan yolculuklar... Kimi zaman kendisini neyin beklediğini bilebildiğin, kimi zaman da bilinmeze doğru yola çıktığın... Bunu da bazen bir şehir hatları vapuruyla, böyle karşı kıyıya, bazen de bir transatlantikle okyanus aşırı bir limana yaptığın...
Karşı kıyıyı görür ve bilirsiniz, aynı benim Eminönü tarafını bildiğim gibi... Sizi orada balık-ekmek tekneleri karşılar, sizi orada Kapalıçarşı’nın bilindik kozmopolitliği, seyyar satıcıların gereksiz samimi tavırları karşılar. İyisiyle, kötüsüyle bildiğiniz bir limandır orası… Bilerek yapılan bir yolculuktur, neyle karşılaşılacağını ve hazırlıklısındır Kapalıçarşı’nın insan seline, yankesicilere karşı alınan çantayı omuza çapraz geçirme ve cebinde telefon taşımama gibi önlemlere… Ama aynı zamanda bilirsin ki günün sonunda dilinden şu cümleler dökülecektir, mutlulukla; "bugün Kapalıçarşı’daydık, ne alışveriş yaptık he" "bugün Sultanahmet'te idik, ne keyifti ama" diyebileceğiniz sonu olumlu nida ve fiillerle dolu cümlelerle biter bu yolculuk... Hayatta da böyle iyisi ile kötüsü ile bildiğiniz, ufak yolculuklar vardır. Yolculuğu yaparken güvendesinizdir vapurun içinde, sıcacık çayınızı yudumlarken, simidinizi kemirip veya martılarla paylaşırken güverteden ve görmekteyken ulaşacağınız limanı, henüz yeni terk etmişken bir önceki limanı… Bildiğimiz şeyden korkmayız.
Peki hiç okyanus aşırı, hiç bilmediğiniz bir yere yolculuk yaptınız mı, devasa bir transatlantikle? Tüm bu anlattıklarımdan sonra, bu yolculuğu da çok iyi tasvir edebilirsiniz bana değil mi... Korkusuyla, heyecanıyla, yeniliğiyle ve dev bir transatlantiğin içinde bu uzun yolculuğu yapmanın güveniyle... Elbette Titanik ile gitmeyi hayal etmiyorsanız.
Peki şimdi size hayatınızı biraz zorlaştırmayı ve hayatınızda kendinize bir rekabet alanı yaratmayı önersem. Önce, hayatınızda karşı kıyıya sandal ile geçmeye çalışın. Sonra aynı sandalla bir de okyanusa meydan okuyun ve varacağınız limana o şekilde varmaya çalışın.
Hemen aklınıza "deli miyim ben niye böyle bir şey yapıyım ki?" diye bir cümle geldi değil mi? Hatta, bu adam “kafayı sıyırmış” diye de düşündünüz.
Ben de size diyorum ki; “evet biraz deliyim”. Ama hayatı tam anlamıyla yaşadım diyebilmek için, tüm o zorlukları tek tek yenebilmek, her Allah’ın günü o sandalla dev dalgalara, yağmurlara, acımasız fırtınalara göğüs gererek, geminizi bu koşullarda nasıl idare edebileceğinizi öğrenmek için, bu yolculuğu yapın. Hayatınızın her alanında yapın hem de... Bu Don Kişot gibi elinde bir silahla, yel değirmenlerine saldırmak demek değil tabii ki... Böyle kazanılmış bir savaş yazmaz zaten tarih… Ama tarih halen sandalla ya da ilkel taşıtlarla okyanusu geçen insanları, sıfırdan var olan imparatorlukları, olmaz denilen başarı öykülerini yazmaktadır.
Bunun peşine düşün. Bırakın kolay yolla, lüks içinde Atlantik okyanusunu geçmeyi... Atlayın bir sandala, bırakın her şeyi, sadece iki kürek ile hedefe gitmeye çalışın, kavuran güneşin altında, sağanak yağmurlar yağarken, tepenizde yıldırımlar çakarken... Sonra gelin bana başarı hikayenizi anlatın.
O zaman aynı hayatı yaşamış oluruz. O zaman birbirimize saygı duymaya başlarız. Ve işte o zaman siz beni anlarsınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder