Nefes nefese kalmıştı. Elleri dizlerinde öne doğru eğilmiş ve ciğerlerini temiz hava ile doldurup, vücuduna enerji sağlamaya çalışıyordu. Aşağıya bakmaya cesaret edememişti. Ardında bıraktığı sivri kayalar, sarp ve dar geçitler, fırtınalar, yağmurlar... Hepsini aşmıştı, tepeye varmak için… Ve sadece birkaç adım kalmıştı… Bu zirveye çıkma yolunda vücudunda oluşan yaraları ve yaralardan akmakta olan kanları artık hissetmiyordu. Yeri geldiğinde, vücudundan akan o kanları içerek susuzluğunu gidermişti, bu çetin tırmanışta… Yeri gelmişti kaya parçalarını ufalayarak yutmuş, aç olan midesini bastırmıştı. “Şimdi…” dedi, “ya önümdeki en dik, en dar geçitten geçip, ellerimle tutabileceğim hiçbir yer bulunmayan bu yolu aşacağım ve zirveye adımımı atacağım ya da burada bitecek. Biterse bu noktada uzun süre durmamın imkanı yok, ya donarak ölürüm ya da açlıktan… Fakat bunun olmasını beklemek ve böyle çaresizlik içinde yaşamak yerine bir başka yol daha vardı. Kısa, ama hep hayal ettiği şeyi yaparak geri dönmek geldiği yere…
Parmaklarına baktı, kımıldatmaya çalıştı. Hissetmiyordu. Zirve yolunda kazırken kayaları, tırnaklarını da kaybetmişti. Ellerinden ona bir hayır gelmeyeceğini anladı, yolun kalanında… Ayaklarına baktı. Yolun ortalarında zaten ayakkabısız ve yalınayak kalmıştı. Ayakları yara bere içindeydi, Tabanında derin yaralar vardı ve acısı onun adım atmasına çok da olanak vermiyordu. Sürünerek gidebilir miydi? Sürünmek… “Bunu yapmama gerek var mı?” diye düşündü. Zirveye varmak için sürünmek? Yeteri kadar sürünmemiş miydi bu noktaya kadar zaten!
Durdu. Derin bir nefes aldı, tuttu. Vücuduna giren son oksijeni ciğerlerine yoğunlaştırdı, Ve hep hayalini kurduğu, rüyalarında gördüğü şeyi yaptı. Kendini boşluğa bıraktı ve uçmaya başladı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder