Güvercin…
Kanadındaki kırıklık henüz yeni iyileşmiş olan güvercini elinde tutuyordu adam… Kanadının hala hafif bükülü durmasından anlamıştı, daha önce kırık olduğunu. Fakat iyileşmekte olduğunu düşünüyordu bunu kısa mesafelerde uçup, geri dönebilmesinden anlamıştı.
Kalbi acıyordu adamın onu bu halde görmekten… Her ona geri gelişinde kanatlarını ve başını okşuyordu uzun uzun… En çok kafasını okşadığındaki, başını ona doğru uzatışı hoşuna gidiyordu. Güvercin zaman zaman uçup gidiyor, bir süre sonra tekrar geri geliyordu. Güvercinin ona ihtiyacı olduğu belliydi fakat uçmayı istediği ve her seferinde daha da uzağa uçmayı istediği de belliydi.
Adamın onun uçup gidişlerine yapacağı bir şey yoktu fazla… Ne de olsa o uçmak için yaratılmıştı. Sormuyordu, soramıyordu nereye gitti, nereden geliyor ve neler yaptı. Her gittiğinde, özlüyordu onu ve onu sevmeyi… Adam, onu sevmeyi seviyordu. Çünkü onu sevmeyi sevmesinin karşılığında, güvercinin kendisine zarar vermeyeceğini anlamıştı.
Bu gidiş ve gelişler arasında adam penceresini kapatıyordu, başka herhangi bir kuşun pencere kenarına veya içeri gelmesine izin vermiyordu… Güvercin geldiği zamanlar, bazen tüm geceyi geçiriyordu adamın evinde, bazen ise sadece günün belli bir vakti gelip gidiyordu. Gece kaldığı zamanlar güvercin, tüm gece onu dikkatle izliyordu adam, gözlerini ondan alamıyor, onu seviyor, ihtiyacı olanları vermeye çalışıyordu.
Gidiş-gelişleri bazen üzüyordu adamı, zaman zaman camını hep kapalı tutmayı düşündüğü de olmuyor değildi. Üzülmek istemiyordu, üzüntüye hayatında yer vermek istemiyordu. O zaman güvercin bir gelecek, iki gelecek ve camı kapalı görünce bir daha oraya konmayacaktı. Adamın hayatı grilerle hiç geçmemişti, ya siyah ya da beyaz vardı. Ama bu kuş ona gri ile yaşamayı öğretmeye çalışıyordu adeta.
Günlerini gözleri pencerede, kulaklarında 70’li veya 80’li yılların, saf sevginin ve saf aşkın halen yaşanabildiği yılların şarkıları ile geçiriyordu.
Ve yine çalmaya başlamıştı “Les feuille mortes”…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder