9 Kasım 2009 Pazartesi
Platon'un Mağarası
Yaşadığımız hayat aslında bir mağaradır ve bizler bu mağaranın girişine sırtımızı dönmüş bir şekilde zincirle birbirimize bağlanmış halde oturuyoruz. Kapı girişinde yanan ateş, mağaranın dışından geçenlerin gölgelerini mağaranın yüzümüzü dönmüş olduğumuz duvarına yansıttığında, tek gördüğümüz bu gölgeler olduğundan, bu gölgeleri gerçek sanıyoruz. Bir an zincirlerimizden kurtulduğumuzda ve dışarı çıktığımızda gördüklerimizle şoka gireriz ve mağaraya (hayatlarımıza) geri döndüğümüzde, anlattıklarımıza kimseyi inandıramayız (Platon’un Mağara Teorisi)
Boşanma kararı aldığında mağarada oturanların hepsi homurdanmaya başlamışlardı. Birçoğunun ne dediği tam anlaşılamıyordu, çünkü o mağaradan dışarı bir kere çıkıp geri döndüğünde, kullanılan dil ona garip gelmeye başlamıştı. Aynı uzun süre yurtdışında kaldığınızda kendi dilinizi kullanmayı tam olarak beceremeyip, içinde birçok “ıııı” barındıran devrik cümleler kurmanız gibi…
Mağaranın önemli ailelerinden biri ona, bunu yapmaması ile ilgili ve sevgiyi anlatan nasihatler verirken şöyle demişti;
“-Biz sevgili eşimle hala birbirimizi çok severiz, bak birbirimize karşı ne kadar sevgi ve saygı doluyuz” demişlerdi.
İsyankar genç mağara adamı şöyle bir baktığında bu çifte, ikisinin de mağarada aynı duvara baktığını ve aynı gölgeleri seyrettiğini ama bu sırada birinin mağaranın mutfağında oturduğunu, diğerinin de mağaranın salonunda oturduğunu gözlemlemişti yıllarca… Yani bu sevgi idolleri öyle bir sevgi ile doluydular ki, mağarada beraber geçirecekleri zamanları sevgi dolu bir şekilde aynı mağara içinde birbirlerinden uzak geçirmeyi seviyorlardı!!! Genç mağara adamı güldü ve geçti buna…
Mağaranın bir başka ailesi de yine ona nasihatler verdi. Ne olursa olsun boşanmamalı ve mağarada kalmalıydı. Sonra bu ailenin her akşam mağarada kendilerine ayrılan bölüme gittiklerinde birbirleri ile kavgalar ettiklerini gördü, ama her akşam istisnasız!!! Genç mağara adamı buna da güldü geçti.
Sonra etrafına baktı, çiftler gördü, beraber mağarada masalarda oturan sözde birbirlerini seven ama birbirlerine çok uzak çiftler… Bir tarafın bir şeyler yapıp, diğer tarafın uzak durduğu çiftler de gördü. Mağara ahalisine mutluluk resimleri çizip, duvarlarına, kendi içlerinde ağlayan çiftler de gördü. Sonra tüm bunlara baktı ve onların ortak yanlarını keşfetti. Bu insanlar mağaranın dışına hiç adım atmamışlardı!!!
Doğduklarından beri, o mağaranın sınırları içerisinde, onlara öğretilen ve gösterilen ve onlara biçilen şekilde yaşıyorlardı. Sevgi mi? Onların yaşadığı gerçek sevgi değil, alışılmışın dışına çıkamama korkusundan kendi içlerinde oluşturdukları alışkanlığa olan sevgi idi. Çünkü yeri geldiğinde bu insanların hepsi partnerlerinden yüksek sesle, toplum içinde şikayet etmekten çekinmezlerdi!
Mağara kuru idi, ıslanma, üşüme dertleri yoktu, ya da güneşte kavrulma, aç kalma, bir şey bulamama… Dışarısı onlar için ütopya idi. Dışarıdan geçen insanların yamuk gölgeleri ise, dışarıdaki hayatı onlara çarpık gösteriyordu. Onlar ise çok düzdü, her gölge görüşlerinde, o eğilmiş, bükülmüş gölgeleri, dışarıda ne kadar çarpık bir hayatın olduğundan ve bu yüzden bu gölgelerin bu şekilde göründüğünden bahsedip dururlardı. Onlara göre gerçek hayat, gerçek mutluluk onların oluşturduğu idi… Yapay olduğunu ise asla kabul etmezlerdi. Mağarada ayna olmadığından, dönüp kendilerini kontrol etme alışkanlığını geliştirmemişlerdi.
Ama genç mağara adamı, bir süre için bile olsa, zincirlerinden kurtulup, mağaranın dışına kaçmış ve oradaki yaşamda, gerçek sevgiyi, tutkuyu ve başka bir yaşamı keşfetmişti. Ve o gölgelerin hiç de eğri olmadığını, o gölge sahiplerinin ne kadar dik durduğunu ve dik yürüyebildiğini gördüğünde şaşırmış ve içerdekiler adına utanmıştı.
Geri dönüp anlattığında bunu mağaradaki insanlara, herkes ona gülmüştü, çünkü o mağaranın dışında yaşamına devam etmek istiyordu. Herkes onun deli olduğunu düşünüyordu. Evet mağarada kurulu bir düzen vardı, ıslanmıyordu, üşümüyordu, aç kalmıyordu. Ama belki de bunları yaşaması gerekiyordu mağara adamının ve bu yüzden mağaranın dışında bir yaşamı olmalıydı ve bu yüzden mağaradaki kültürde yetişmiş, mağara eşini orada bırakıp gitmeliydi. Çünkü ona mağaranın dışındaki hayatı anlatmaya çalışmıştı ama o da mağaradaki ailelerin kültürüyle büyüdüğünden ona uyum sağlayamamıştı. Bir de mağara ileri gelenlerinin algısını etkilemesiyle (çünkü mağarada bir şey yüksek sesle söylendiğinde, insan beyninde uzun süre yankı yapardı) iyice kopmuştu ondan… Ve mağaranın dışına adımını atmıştı genç adam her şeyi geride bırakarak, bir tek onu belli şeylerden koruyacak birkaç kıyafeti vardı üstünde… Artık, güneşle, rüzgarla, yağmurla, karla, fırtınayla, çamurla savaşma zamanıydı. Ve mağarayı ve oradaki monotonluğu geride bırakmanın… Kimseye bir şey kanıtlamak zorunda değildi artık kendinden başka… Mağaranın dışında dinozorlar, vahşi hayvanlar ve zorlayıcı bir doğa vardı. Ama aynı zamanda dik yürüyen insanlar ve bulunacak gerçek bir sevgi de vardı. Zaman alacaktı belki ama o mağaranın aynı duvarına iki farklı yerden bakmakta olan ve sözde birbirini seven ama uzak duran çift insanlardan biri ya da bunun bir parçası olmayacaktı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder