Hava artık erken kararıyordu… Pencereden baktığında gördüğü manzara bulunduğu bölgeye 90 derece hakim olabilmesini sağlıyordu. Uzakta bir yerde, denizin siyaha kaçan koyu mavisi, güneşin kızılının bıraktığı izler, ufuk çizgisinin altlı -üstlü örtmüş ve gitgide, onunla birleşip içinde eriyip gidiyordu. “İşte bir gün biz de böyle eriyip gideceğiz ufukta gözlerden ırak” diye düşünürken derin bir iç çekti, hastane odasının kasvetinde…
Arkasına döndü ve ona baktı… Yüzünde ve vücudunda onca yılın yıpranmışlığını taşıyordu. Oysa onu ilk tanıdığında, henüz 17’li yaşların başındaydı ve yüzü hep gülerdi… Değişmeyen tek şey gözleriydi bunca zaman… Hala bir deniz kadar mavilerdi… Ama o anlam kaybolmuştu derinlerdeki… Nasıl ve nerede kaybolmuşlardı şöyle bir düşündü…
Yıllar önce, kendisi söndürmemiş miydi o ışığı? Bunca sene kendisine ne kadar yüklendiyse de, bir türlü kendini affedebilmiş değildi… O yılları geri getirebilseydi… Ama belki son 40 yıldır biliyordu bunu… O günler hiç geri gelmeyecekti ve gelmemişti de zaten…
Her geçen gün uzaktan izlemişti onun erimesini gözlerinin önünde… Ve şimdi artık gözlerinin kenarında kırışıklıklar, ellerini göğüslerinin altında kavuşturmuş, burnundan sarkan bir boru ile yaşam mücadelesi veriyordu gözlerinin önünde… Yıllar boyu sadece sağlığı ile ilgili bir problem olduğunda yanında olabilmişti. Ve yine öyle bir anda buradaydı. Ne çok isterdi elini tutabilmeyi o anda… Yüzüne bir kez daha dokunabilmeyi, dudaklarını geçtim, alnından öpebilmeyi… Elini uzattı, ama hissetmedi, geri çekti.
Hemşire içeri girdi. Tansiyonunu ölçtü. Bileğine bağlı bir mekanizmadan bir şırınga dolusu ilacı boşalttı. Dışarı çıkarken kapıyı yavaşça kapattı.
Kapının gürültüsünden midir yoksa rüzgarından mıdır bilinmez, gözlerini hafifçe araladı mavi gözlü… Etrafına bakındı, gözleri doldu, ama yaşlar dışarı akmadı ve ümitsizlik dolu aradığını bulamamış bakışlarla gözlerini yine kapatırken derin bir iç çekti.
Ayakta duran adam, onu görmediği için üzülmüştü. “Nasıl görmedi beni?” diye düşündü, omuzları aşağıya çöktü. Ama mavi gözlü onu görmeyi yıllar önce bırakmıştı. Ne zamandı peki? Hatırlamaya çalıştı… Nafile…
Mavi gözlü yeniden gözlerini araladı. Yine arandı o derin mavi bakışlarıyla odanın içinde… “Ben buradayım” diye bağırdı adam, ama duymadı mavi gözlü… Tekrar bağırdı avazı çıktığı kadar… Ama bırak mavi gözlüyü, hastaneden bile duyup gelen olmadı odaya, ne oluyor diye…
Adam şaşırmıştı, yatağın etrafında dolaştı, mavi gözlünün elini tutmak için elini yine uzattı, ve aynı anda alnına doğru uzandı dudakları ile, ama ne eli, ne de dudakları hissetmemişti onu… Doğruldu, arkasını döndü hastane odasındaki boy aynasında baktı şöyle kendine bir… Gerindi… İki beyaz kanat arkasında belirdi, o gerindikçe açıldılar… Tekrar döndü mavi gözlüye, kanatları ile sardı onu, yıllar önce yapamadığını yaptı. Her hasta oluşunda yaptığı gibi, gittiğinden beri… Kanatları ile okşadı yüzünü ve dudağına kanatlarından bir öpücük kondurdu. Çok uzun zamandır onu ancak böyle hissedebiliyordu, kanatları ile… Elleri ve dudakları ona bundan 45 yıl önce yasaklanmıştı Tanrı tarafından…
Kanatlarını açtı, mavi gözlüsüne son bir bakış baktı. Ve 15 sene önce onu ebediyen bırakıp ebediyete gittiği gibi göklere doğru kanat açıp gitti, ertesi gün tekrar geri gelmek ya da göklerde onunla buluşmak üzere…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder