Otel’den çıktı. Atkısını Fransız usulü boynuna doladı, ceketinin ön iki düğmesini ilikledi. Hava çok hafif serindi. Ne de olsa sonbaharın ortalarına gelmişti mevsim… Ceketinin yakalarını da dikleştirdi. Ağaçlar artık neredeyse tüm yapraklarını yerlere sermişlerdi. Kaldırımlarda ve yol kenarlarında sarı yaprakları görmek mümkündü. İşte Paris’in en sevdiğim mevsimi diye geçirdi aklından… Sonbahar ve Paris, en favori ikilisi… Leon’un meşhur midye yemekleri yapan restoranın önünden geçti. Ama bu ana lokasyon değil sadece şubesiydi. Esas Léon; az sonra gideceği, masalsı caddenin üzerindeydi. Ve sola döndü. İşte en sevdiği yürüyüş yolu başlamak üzereydi. Champs Elysée ‘ye adımını atmıştı artık... Şimdi onu müthiş bir keyif bekliyordu, belki yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüş yapacaktı. Aslında bunu daha da kısaltması mümkündü, fakat ne gerek vardı. Dünyanın en romantik şehrinin, romantik sokaklarında yapılacak bir yürüyüşü kısaltmayı kim isterdi ki… İmkanı olsa bu yürüyüşünü saatlerce sürdürebilirdi. Fakat bu muhteşem şehre her gelişi, iş amaçlıydı, aynı bu seferki gibi ve vakti oldukça kısıtlıydı. Henüz tatil odaklı bir gezi yapamamıştı aşıkların şehrine... Fakat iş için bile olsa her seferinde mutlaka gittiği yerler vardı. Rue de Monmartre; ki nasıl unutabilirdi o sokağı… Daha ortaokula ilk adımını attığı gün öğrendiği ikinci ya da üçüncü cümlenin içinde geçiyordu. Paris’te öğrendiği ilk sokaktı. Şöyle bir aklından geçirdi o dersi…
-Attention mademoiselle…
-Merci monsieur…
-Vous voulez un taxi?
-Oui s’il vous plait…
Tam hatırlayamamıştı, burada Mireille’in cevabını ama, sanırım böyle bir şeydi. Ne de olsa tamı tamına 20 sene geçmişti.
Ve genç adam, güzel kadını taksiye bindirdiğinde Mireille’in taksiciye söylediği ilk söz;
-6 rue Montmartre… s’il vous plait…
Rue de Montmartre… Sanatkarların sokağı… Kafelerin sokağı… Güzel Fransız müziğinin sokağı… Sacré Coeur’ün hemen yanı başı… Paris’in en eski sokağı… Moulin Rouge’un hemen üst tarafı… Paris’i en güzel izleyebileceğiniz tepe… Kaç defa buradaki güzel restoranlara girmiş, yemeğini yemiş, şarabından tatmış ve buradaki zanaatkarlar ile sohbetler etmişti. Arnavut kaldırımını andıran taşlarında yürümenin onda uyandırdığı etkiyi anlatabilmesine ise imkan yoktu.
Kafasını kaldırdı. Arc de Triomphe’a şöyle bir baktı. Hemen çapraz köşesi her gün çiçeklerle dolup taşardı. Bu zafer takını ziyarete gelen öğrencilerin ve insanların bıraktığı çiçeklerle... Çünkü ilk kurşun o sokağın köşesinden atılmıştı.
Kaldırımın o tarafından doğru geçti ve yürümeye devam etti. Şimdi solunda kalan, bir sürü mağazaya, pasaja ve kafeye bakıyordu. Bir yandan da karşıdan doğru gelmekte olan Parisien (Paris’lilere verilen isim) ve turistlere göz gezdiriyordu. Çok farklı zamanlarda bu masalsı şehre gelmişti. Ama bu caddeyi hiçbir zaman boş görmemişti. Her daim aynı kalabalık burada sirküle ediyordu. Uzun bir caddeydi. Mağazaların ve kafelerin bulunduğu alanın sonuna doğru geldiğini fark etti. Cadde aslında devam ediyordu, sadece işin alışverişsel tarafını geride bırakmıştı.
Bu yol onu Louvre’a, kendisini her gördüğünde kaybettiği, ve onda çok çeşitli gizemler uyandıran Mona Lisa’nın gülümsemesine, oradan Le Grand Palais de Versaille’a, 16. Louis’nin huzuruna ve son olarak ta Notre Dame’a kadar götürecekti.
Notre Dame de Paris… Bu yürüyüşünün her seferinde son bulduğu muhteşem kilise… Her seferinde içine girip, Zangoç’un ve Esmeralda’nın aşkını kokladığı, ümitsiz aşkın sembolü olan, kilise… Çanların sesini duyar gibi oluyordu, Zangoç’un çaldığı… Ve eşlik ediyordu ona her seferinde;
Güzel; denilir ki, onun için keşfedilmiş bir kelime
Anlattığı hikayeler, her dans edişinde
Bir kuş, uçmak ister, kanatlarını açarak
Ve o an ayaklarımın altında
Cehennemin kapılarının açıldığını hissederim
Çingene elbisesine gözlerimi diktim
Artık neye yarar dua etmek benim için Tanrı’ya
Ona ilk taşı atacak kişi
Bu dünyada var olmayı hak etmeyen kişi..
Ey şeytan bırak beni hiç değilse bir kerecik,
Dolaştırayım parmaklarımı onun saçlarında…
Ulaşılamayan aşk… Tamamlanamayan arzular… Ama her şeye rağmen seviyordu ve koruyordu sevdiğini zangoç… Aslında çalarken çanları, herkesin duyduğu, o tamamen Esmeralda’sına çalıyordu, duymayan kulakları ile çaldığını zannettiği aşk şarkılarını…
Kendi ulaşamadığı Esmeralda’sını düşündü. Şimdi Paris’te burada yanında olsaydı, bir dizinin üstüne çöker, onun elini tutar ve dünyanın merkezi olarak işaretlenmiş kilisenin önündeki avlunun orta yerinde, ona bu şarkıyı Fransızca olarak söylerdi.
Tüm bu düşünceler öylesine yoğunlaşmıştı ki içinde… Ayakta durmakta zorlandı, durduğu yere çöktü, gözlerini kapadı ve kimse ağladığını görmesin diye iki eliyle yüzünü örttü. Şimdi artık onun görüntüsünü gözkapakları ile gözlerinin arasına gömmüş, elleri ile de bu görüntüyü oraya kilitlemişti.
-Hep orada kal lütfen, hep…
Artık yaşlar daha şiddetli geliyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder