11 Eylül 2009 Cuma

NOT (tamamı ve son bölümü)

Köhne bir barın kapısının önüne gelmişti. Kapı çok büyük bir gıcırdamayla içeri doğru açıldı. Adımını içeriye atmadan şöyle bir göz gezdirdi. Sanki tuzak kuracak olsalar burada kapı girişinde kurarlardı, ya da o bu açıdan görebilirdi. Kaybedecek neyim var ki, diye düşündü ve girdi. Altındaki parkeler yılların birikmişliği ve binlerce insanı üstünde taşımış olmanın yorgunluğu İle inliyorlardı. Elindeki nota tekrar baktı. “…….saat 6’da barda ol, ……….hayatının geri kalanı için…”
Çok gizemli bir nottu, kimden geldiği ile ilgili bir isim yoktu. Kimseye çok fazla borcu yoktu. Rahatsız edilecek ya da tehdit edilecek kadar… Aslında iyi de olmuştu bir anlamda… O talihsiz olaydan sonra bu bara hiç adım atmamıştı. Bir müddet daha açık kalmıştı. Fakat burasının ismini bile duymak o anları tekrar yaşamasına sebep oluyordu ve dolayısıyla burayı tamamen kapatma kararı aldı. Devretmek, kiralamak, gibi anıların üstüne başkalarının oturacağı opsiyonları hiç değerlendirmedi bile… Burası onundu ve anılarla doluydu. Ve kimsenin ya da hiçbir şeyin o anıların önüne geçmesine izin vermemişti ve de vermeyecekti. Kapalı kalması, anıların içeride kilitli kalması demekti. Buna rağmen aradan 16 yıl geçmişti ve ilk defa buraya adımını atıyordu. Kafasını sola çevirdi. Barmen barda oturan müşterilerine, ki hepsi neredeyse arkadaşlarıydı, içkilerini servis ediyordu. Sohbet kahkahalarla sık sık bölünüyor, herkes onun yanlarına gelmesi için işaret ediyordu. Herkese eliyle tamam işareti yapıyordu ve yüzü devamlı gülümsüyordu, o zamanlar… Güler yüzlü olması herkes tarafından takdir edilirdi. Ve oraya gelen birçok kişi sırf onun güler yüzünü görmeye geldiklerini söylerlerdi devamlı… Bir de şimdi görselerdi. Sağ tarafta ise yine az sayıda masaya yerleşmiş olan insanlar, arkadaşları ve müşterileri vardı. Çok sevimli iki kız ve bir de gerçekten çok saygılı erkek servis elemanları vardı. Bu masalara devamlı gidip gelip, onların ihtiyaçları ve istekleri ile ilgilenirken, ufak sohbetler etmeyi de ihmal etmiyorlardı. Her akşam bu mekan, insanların sohbetleri ve kahkahaları ile can buluyordu. Onlarsız geçen pazartesi akşamları ki, bu akşamlar temizlik ve malların sayımı için gerekliydi, bara uğramak bile içinden gelmiyordu ama mecburdu işte.. Biraz daha ilerledi. Her zamanki grup yumuşak, sohbetleri bölmeyecek, herkesin konuştuğunu ve çalınan müziği aynı anda duymasını sağlayacak bir tonda ve tarzda müziklerini canlı performansla sergiliyorlardı. Bir barda ya da restoranda en nefret ettiği şeydi, konuştuğunu duyamamak. İnsanlar oraya sohbet etmeye geliyorlardı. Bir eğlence mekanı değil, sosyal bir ortam yaratmak istemişti. Dolayısıyla müziğin belli bir seviyede kalması gerekliydi. Çalan grupla yaptığı anlaşmada bunu özellikle belirtmişti. Aksi bir durumda, işlerinden olacakları tehdidini açıkça masaya koymuştu. Mutfak kısmında ise yine aynı telaş mevcuttu. İçeride harıl harıl ızgara çalışmakta, dolu tabaklar giderken, boş tabaklar geriye dönüyordu. Lezzetli bir mönü oluşturmaya çalışmıştı. Sonuçta yemek ile arası gerçekten iyiydi. Farklı mutfakların farklı ve gözde lezzetlerini almış, küçük ama sevilen bir mönü oluşturmuştu. Çok abartılı seçenekler, kafa karıştıran sayfaları yoktu mönünün, basit, sade, anlaşılır ve lezzetli… Arkasını döndü. Hepsi kayboldu bir anda… Ne barda şişelerle bin bir numara yaparak içki servisi yapan barmen, ne servis elemanları, ne müşteriler, ne de arkadaşları… Tekrar kafasını çevirdi bir ümitle, mutfak tan artık yemek kokusu gelmiyordu. Koca ızgara boştu. Ocağın üstünde paslanmış ve çürümüş birkaç tencere, duvarlarda tozdan gözükmeyen seramiklere asılı mutfak alet edevatları… Etrafta bacakları kırılmış, çürük masalar ve sandalyeler… Barın duvarlarında sırf pas olmuş, üstündeki yazıları okunmayan bar levhaları ve çeşitli resimler ve kararmış fotoğraflar, hiçbiri görünmüyordu. Etraftaki her şeyi toz örtmüştü, bir tür koruyucu kalkan olarak yılmıştı her şeyin üstüne… Tüm bu eşyalar fiziki özelliklerini kaybetmiş olsalar bile, ruhlarını ortaya koyuyorlardı. Tıpkı benim gibiler diye geçirdi aklından… Fizik olarak o eski günlerin canlılığını yitirmiş, yüzünde eski gülüşünden hiçbir eser taşımayan, ama ruhu hala canlı, anılarla dolu idi. Tüm bu derisi ve vücudu, aynı salonda bulunan toz gibi, ruhunun derinliklerindeki hatıraları koruyordu. Ama aynı yaşanmış acı hem ona hem de eşyalara bakılınca hissediliyordu. Bir sandalye çekti en sağlam olanlarından… Oturdu… Elindeki kağıda tekrar baktı. “…….saat 6’da barda ol, ……….hayatının geri kalanı için…” Saatine baktı 6’ya gelmek üzereydi. Ne olacaksa az sonra olacaktı. Belki de biri herhangi bir sebeple çıkagelir ve artık taşımaya tahammül edemediği bu bedeninin ve ruhunu söker alırdı, bir kurşun ile… Aklına gelmiyordu başka bir şey, kendi hayatı için yapılacak ve de iyiliği için… Kim bana bu saatten sonra ne verebilir ki, diye düşündü ve hayatımda neyi değiştirebilir? Saatin yelkovanı hızla dönüyordu… 6.01…6.02…6.03…6.04… Beklemekten sıkılmıştı. Belki de birisi benimle dalga geçti dedi. Ve ben de bunu fırsat bilerek buraya geldim. Bu basit ama anlamsız nota gereğinden fazla değer yüklemiş olabilir miydi acaba? Ya da aklı ve kalbi seneler sonra bu notu bahane ederek, gerçeklerden kaçmaması gerektiği ile ilgili bir işbirliğine girerek, onu buraya sürüklemiş olabilirler miydi? Yoksa… Yoksa notu da kendisimi yazmıştı? Bir an kendinden şüphe etti. O kadar ki, yazıya tekrar bakma gereği duydu. Yok onun yazısı değildi kesinlikle… Ve kızdı kendisine deli muamelesi yaptığı için… Peki neler oluyordu acaba? Saat 6.10 ve hala hayatının geri kalanını değiştirecek herhangi bir şey olmamıştı. Dışarıda çok şiddetli bir yağmur başlamıştı. Gök gürültüleri ürkütücüydü. Hava ise çoktan kararmıştı. Çakan şimşekleri kafasının içinde hissedebiliyordu. Zaman zaman sokak aydınlanıyor ve kaldırımdan koşturarak geçmekte olan bir sürü siluet görüyordu. Yağmura yakalanmış, şemsiyesiz, insanların siluetleri… İçinden dışarı çıkarak, yağmura karışmak ve yağmurla beraber ıslanarak akmak isteği geçti. Sokağa çıkıp, en derin yerlerine kadar ıslanmak istedi, ve yağan yağmurun altında eriyerek yitip gitmek bu dünyadan… Ve 6.15… Daha ne kadar bu şaklabanlığa katlanacaksın acaba… Fazla değil… Peki neden gidemiyorsun? Nedir seni burada tutan? Beyaz kenarları yırtılmış, bir kağıda yazılı saçma bir not mu? Yoksa bir ümit mi? Neyin ümidi? O… Onun ümidi… Acaba kapıdan girecek mi, ümidi… Yine her zamanki gibi, yağan yağmurda sırılsıklam olmuş bir şekilde içeri koşarak dalip, kucağına atlayacağı ve kollarını boynuna dolayıp, ıslak dudakları ile dudaklarına yapışıp, seni doyasıya öpüp, koklayacağı ve sevgisini içine akıtacağı ümidi… Tıpkı eski günlerdeki gibi… Ve sonra beraber mutfağa geçeceklerdi. Önce beraber saçlarını kurulayacaklar, ofisteki yedek kıyafetleri ile üstünü değiştirecek, ve üstünden her şeyi çıkardığı anda çıplak vücudu ile yeniden sana sarılacak ve öylece tenini sana kodlamak, beynine kazımak, onu saran kollarına ve parmak uçlarına ezberletene kadar sarılıp, öylece kalacak, ve senin saçlarını okşayıp, ağzından şu sözler çıkacaktı. -“Seni çok seviyorum aşkım, çok ama çok… Ne olur beni bırakma, çünkü ben seni hiç bırakmayacağım.. Sen benden gittiğin gün ölürüm sevgilim… Canım benim…” Gözleri dışarıdaki yağmura eşlik etmek istercesine sağanak şekilde doldu. Kapıdan ne gelen vardı ne de gelecek… Bunu çok iyi biliyordu. O gece de böyle beklemişti onu aynı yerde aynı şekilde, aynı hayallerle… Yine yelkovan akrebi kovalamış, akrep kaçmış, saatler geçmişti. Yoktu… Her gece yaşanan alışıldık sahneyi yaşamayı bekliyordu. Gözü bir saatte, bir kapıda, bir telefonun durduğu bar tarafındaydı. Bara her kafasını çevirişinde barmen ile göz göze geliyorlar ve barmen ne sorduğunu anlayarak, üzün bir yüzle kafasını iki yana sallıyordu. “Ne yazık ki patron…” Kapıda da bir hareket yoktu, yalnızca geceyi terk edenlerin yarattığı kapının dışa doğru açılması bir aksiyon yaratıyordu ama istediği ve beklenen kapı hareketi bu değildi. Saat ise epey geç olmuştu. Bu saate kadar çoktan gelmiş olması gerekiyordu. Bara doğru yöneldi, ahizeyi eline aldı ve telefonu çevirdi. Uzun uzun, ümitsizce çaldı telefon… Evde de yoktu. Komşusunun telefonunu not emişti bir yerlere acil durumlar için… Bundan daha acil bir durum hiç yaşamamıştı, sanırım arayabilirim diye düşündü. Barın arkasında bulunan küçük çekmeceyi açtı, içindeki not defterini eline aldı ve hızlı hızlı sayfaları karıştırmaya başladı. -“İşte buldum” Hemen çevirdi numarayı… -Alo… -Alo merhaba ben… acaba… evde mi bakabilir misiniz, bugün on ulaşamadım ve merak ettim çok… -Ama, sen… Sen bilmiyor musun? -Neyi? Bir an sessizlik… “Neyi be kadın!”… diye bağırmak geldi içinden ama tuttu kendini… -Neyi? diye tekrarladı. -O gitti… Bu sabah tüm eşyalarını topladı ve gitti. -Nasıl? Tüm eşyalarını mı? Ne? Beyni diline doğru ve anlamlı sözcük emirleri iletmiyordu. Kekelemesi bundandı. -Evet… Tamamen… Bir araba geldi onu almaya ve tüm eşyalarını o arabaya yükledi ve gitti. Tüm eşyalarını derken? Düşündü zaten mobilyası yoktu, bir koltuk, bir sehpa ve bir yatak… Çünkü çoğu zaman beraber onun evinde kalıyorlardı. Kızın kendi evi sadece bir gösterge idi, ailesine karşı, çünkü henüz beraber yaşadıklarını söylemek istemiyordu. -Elinde pasaportunu gördüğümde sordum ama nereye gittiğini… Bana sadece bu ülkenin çok dışında diye bir cevap verdi. Dedi telefonun diğer ucundaki kadın... Kadının söyledikleri, gardı düşmüş bir boksörün yediği yumruklar gibi etki yapıyordu, yüzünde ve karnında… Her bir kelime de daha çok sersemliyordu. Düşmemek için barın kenarına tutundu. Ahizeyi elinden bıraktı. Barmen hemen ona doğru koştu. Ahizeyi aldı ve telefonu kapattı. -Patron bir şey ister misin? Duyuyordu ama cevap veremiyordu. Tek ağzından çıkan; “O gitmiş…” cümlesi oldu. O gitmiş… Ne düşünmesi gerekiyor, ne yapması gerekiyor tam olarak bilemiyordu. Yavaşça kalkabildi yerinden, barın ortasından yürüdü, mutfağın kapısını araladı, oradan ofise geçti. Ve her zaman yalnız baş başa kalmak istediklerinde, tüm bu kalabalığın ortasında, oturup, birbirlerine sarıldıkları, kimi zaman uyuyakaldıkları ve kimi zaman da dayanamayıp seviştikleri koltuğa attı kendini… Hatta yığıldı demek daha doğru olur. Kafasını arkasına yasladı. Bir süre uyuştu beyni… Hiçbir şey düşünemiyordu… Başını bile düz tutmakta zorlanıyordu. Kafasını sola doğru yatırdı. Koltuğun hemen yanındaki sehpaya ve onun üstünde duran kırmızı çerçeveli resimlerine ilişti gözü. Pek fazla resim çektirmiyorlardı beraber, çünkü her anları beraber geçiyordu. Ve her ikisi de resimlerde olmaktan hoşlanmıyorlardı. Gözlerinin belki bir daha göremeyeceği şeyleri resmetmeyi tercih ediyorlardı. Ne ironi diye geçti aklından… Resmin yanında, bir zarf vardı. Zorlukla uzandı zarfa… Kenarını yırtarak açtı. İçinde bir kağıt vardı. Bu zarfı daha önce neden görmemişti peki… Ofise pek sık girmediğinden olsa gerek diye düşündü. Hep bar tarafında dostlarının ve işin olduğu yerde olmayı tercih ediyordu, O geldiği ve yalnız kalmayı istedikleri zamanlar ya da küçük kaçamakları yaptıkları zamanlar dışında... Katlanmış kağıdı açtı, gözleri bulanmıştı… Parmak uçları ile ovuşturdu her iki gözünü de… Ve okumaya başladı. “Hayatım, bu notu aldıysan eğer yarın sabah saat 6’da barda ol. Benim ve senin hayatının geri kalanı için, senin mutlu olman için, sana bir açıklama yapmak zorundayım. Lütfen mutlaka gel” Anlamaya çalıştı, kafasında bir şeyleri bir yerlere oturtmaya çalıştı, olmadı. Notun tarihine baktı. Dün yazılmıştı. Yani dün yazılıp buraya koyulmuştu. Ve kahrolası pazartesi günü olduğundan ve o hiç ofise girme fırsatı bulamadığından yapılan malzeme sayımlarından dolayı, notu görmemişti. Ama neden notu buraya bırakmıştı. Notun zamanında eline ulaşması için çalışanlardan birine de verebilirdi. Böylece bu durumda olmazlardı şimdi. Sabah 6… Olamaz… O buraya gelmiş, onu beklemiş ve sonra da gitmişti. Peki neden aramamıştı, onu telefonla? Neden o gelmemişti merak edip eve, nerede kaldığını? O kadar çok bilinmezli bir denkleme dönüşmüştü ki, az önce uyuşmuş olan beyni, bir anda kendini aşan bir faaliyete girmişti. Hızla kalktı. İçeriye doğru mutfaktan hışımla geçti. Mutlaka birileri bir şeyle biliyordu çalışanlardan, mutlaka… -Kim bana bir açıklama yapacak? Sessizlik… Şöyle bir baktı… Hepsi başlarını öne eğmişlerdi. Kesin bir şeyler bildiklerini gösteriyordu bu hareket… -Sadece 10 saniyeniz var, yoksa hepiniz kendinize şu andan itibaren iş aramak zorunda kalırsınız. Acaba bu tehdidi yiyecekler mi diye geçirdi aklından… Öyle bir adam değildi, ve bunu onlar çok iyi biliyorlardı. -Yalvarırım, bir şey biliyorsanız söyleyin dedi, sandalyeye çökerken. Barmen çocuk hemen bol buzlu sek bir viski hazırlayarak yanına koştu. Patronunun bunu sevdiğini çok iyi biliyordu. -Hadi iç şunu patron ve önce bir sakinleş… Bir yudum aldı. Bardağı bile tutmakta zorlanıyordu. Parmakları titremeye başladı. Bardağı zar zor masanın üstüne bırakabildi. -Lütfen biriniz bir şey söylesin Barmen çocuk, bir iskemle çekti ve karşına oturdu. -Patron, o gitmekte haklıydı. Gitmekte mi? Yalnızca kendisi mi bilmiyordu gideceğini? Herkes biliyordu da ya da gördü de neden ona söylemediler? Niye bu kötülüğü yapmışlardı ona? Ne zarar vermişti ki onlara… -Bundan bir ay önce; diye söze devam etti çocuk, buraya geldiğinde yüzünden düşen bin parça idi. Ve aslında o an karar vermişti gitmeye… Seni de bunun içinde tutmak istemiyordu. -Ne durumu hadi, söyle, lafı döndürüp durma ağzında… -Patron o kanserdi ve doktorlar sadece birkaç aylık ömrü kaldığını söylemişlerdi. Ve sana bunu anlatacaktı. Hepimize yemin ettirmişti, çünkü bunu ondan duymanı istiyordu. Kanser… Birkaç aylık ömür… Beyni yine uyuşmaya başlamıştı. Yani… Ölecekti… Hayatının aşkı, hayatının anlamı, bebeği, her şeyi, ölecekti. -Ve bunu senin gözlerinin önünde olmasını istemiyordu patron… Sana bu acıyı yaşatmak istemiyordu. Seni bunu ana yaşatmayacak kadar çok seviyordu. Şu an her şey anlamsız geliyordu. Kelimelerin hiçbir anlamı yoktu. Nefes almasının bile… Onu iki kere kaybetmişti. Bir an düşündü, peşinden gitmeyi… Onu bulabilirdi, pasaportu ile yurtdışına çıkıyorsa, mutlaka bulurdu izini… Ve onun yanına gidip, hayatının kalan günlerinde onun yanında olmayı, elini tutup, o güzel saçlarını okşayıp, her an her saniye ona sarılıp, kalan günlerini ona olan sevisini taçlandırarak geçirmeyi… Yapabilir miydi gerçekten bunu… Cesareti var mıydı acaba? Onun kollarında solup gitmesini seyredecek kadar cesaretli miydi? Buna yüreği dayanabilir miydi? Dayansa da ne kadar dayanabilirdi. O hep gülen, hep enerjisi ile ayakta tutan sevgilisini, yatakta günden güne eriyişini görmek ve bir gün belki uykudan uyandığında artık onun nefes almadığını fark etmek… Ayağa kalktı, kapıya doğru sendeleyerek yürüdü. -Patron ben de seninle… Yaptığı hayır anlamına gelen el işareti, lafı ağzına tıkamıştı. Kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Yağmur vardı. Yürümeye başladı sokaklarda amaçsızca… O geceye ait başka bir şey hatırlamıyordu. Sandalyesinde doğruldu, tekrar elindeki nota baktı. Kafasında cümleleri tamamladı. Yıpranmış kağıtta “…….saat 6’da barda ol, ……….hayatının geri kalanı için…” yazıyordu. “ İçinden tekrarladı notun silik ve yıpranmış yerlerini… “Hayatım, bu notu aldıysan eğer yarın sabah saat 6’da barda ol. Benim ve senin hayatının geri kalanı için, senin mutlu olman için, sana bir açıklama yapmak zorundayım. Lütfen mutlaka gel” Elindeki not, onun bıraktığı nottu. 16 senenin getirdiği yıpranmışlıkla okunmaz hale gelmişti birçok yeri… Sandalyesinde doğruldu. Saate baktı neredeyse gece yarısına geliyordu. Tarihe gözü ilişti. 20 Kasım 1986. O’nun gittiği tarih… Hiçbir zaman kendinde onun peşinden gidecek cesareti bulamamıştı. Onu o halde görmeye yetecek cesareti yoktu. Ve bunu yapmadığı için hep kendini suçlayacaktı. “Belki onu kurtarabilirdim, belki beni denedi, onun peşinden gidecek miyim görmek istedi”. Tüm sohbetlerde konu açıldığında bu cümleleri tekrarlıyordu. Arkadaşları her ne kadar bunun öyle olmadığını, onun için yapacak bir şeyi olmadığını ve burada kalmasının her ikisi açısından da en doğru karar olacağını hep söyleseler de, bir türlü onu ikna edemiyorlardı, yaptığının doğru olduğuna… İki ay sonra, gazeteye verilmiş ölüm ilanına rastlamıştı. Ondan sonrası çok uzun yıllar karanlıktı. Ayağa kalktı kapıya doğru yöneldi. Dışarıya çıktı. Yine o günkü gibi yağmur yağıyordu. Beresini kafasına geçirdi, paltosunun düğmelerini ilikledi. Kapıyı çekti, asma kilidi taktı ve kilitledi. Yürümeye başladı sokaklarda yağmurun altında… Anahtarını o asma kilide tekrar sokana kadar, her sene 20 Kasım’ da yaptığı gibi, buranın önünden bile geçmeyecekti.

Hiç yorum yok: