Köpeğinin havlamasıyla uyandı. Her sabah tekrarlanıyordu bu… Artık alışmaya başlamıştı, zaten mecburdu da, çünkü buraya taşınırken yanına çalar saat ve bilimum teknolojik eşyayı almamıştı. Evde, daha doğrusu kulübesinde bulunan tek-tük elektronik, dizüstü bilgisayarı, cd’ lerini dinleyebilmek için bir müzik seti ve basit bir cep telefonuydu. Bunlardan başka bir teknolojiyi reddetmişti buraya getirmeyi…
Yaşadığı yer bir sahil kasabasıydı. Sahilde, denize yaklaşık 40-50 metre mesafede olan bu ahşap kulübeyi kiralamıştı. Kulübenin konumuna, doğal iç ve dış görünüşüne ilk görüşte aşık olmuştu. Tam hayalinde canlandırdığı gibiydi. Giriş katında, geniş bir salon, mutfak, banyo ve 1 adet ufak misafir odası bulunuyordu. Ahşap trabzanlı merdivenle çıkılan üst katında ise, yine küçük bir tuvalet ve orta ölçekli 2 yatak odası mevcuttu. 3 odalı olmasına rağmen çok büyük bir ev değildi.2 katın toplam metrekaresi varsın olsun 130 metrekare civarı idi. Evin tüm iç duvarlarında doğal ahşabı görebiliyordu. Hiçbir kaplama yoktu. Ne banyoda ne mutfakta ne de diğer odalarda… Kış günleri alt katın ısınmasını evin en şık aksesuarı olarak göze çarpan tuğladan yapılmış şöminesi sağlıyordu. Odalarda ise herhangi bir ısıtma yoktu. Zaten çok ta soğuk olmuyordu kış ayları bulunduğu bölge… Ayrı bir keyifti, kış geceleri, kasabanın merkezinden bisikletinin arkasındaki çekçek ile taşıdığı odunları yakarak ısıtmak evi ve çıtırdayarak yanarken odunlar, seyretmek yıldızlı gökyüzünün örttüğü uçsuz bucaksız denizi… Hayatında bu yaşına kadar hiç bisikleti olmamıştı. Sanırım olsaydı zaten şu anda bisiklete binmekten bu kadar büyük zevk de almazdı. Bu deneyimin ilk defa burada, hayatının en huzurlu geçmekte olduğu yıllarına denk gelmiş olması, aldığı hazzı kat be kat arttırıyordu.
Kapıyı açtı. Ahşap evin yine ahşaptan yapılmış emektar kapısı, artık yaşlanmış olmanın getirdiği yılgı ile, ihtiyar bir insanın inlemesini andıran bir sesle açıldı. Bunu gören Dost, fırlayarak kendini dışarı attı. Alman kurdu cinsi köpeği, klasik sabah ritüeline başlamıştı. Kapı açıldığında fırlayarak dışarı koşmak ve bu koşuyu denizin kenarına kadar sürdürüp, geri dönüp, canhıraş havlamak… Bunun tercümesi; “haydi sen de gel, beraber yüzelim, yoksa havlamayı bırakmayacağım” idi. Dost’un bu tehdidinde ne kadar samimi olduğunu bildiğinden, ve kendisinin de sabahları bunu yapmaktan büyük zevk almasından kaynaklanan içgüdü ile şort mayosunu altına geçirdi, verandada asılı olan havlusunu aldı, terliklerini ayağına giydi ve halen havlamakta olan Dost’un yanına doğru yürümeye başladı. Sahibinin gelmekte olduğuna ikna olan Dost tavrını değiştirmiş, havlamayı bırakmış, oturmuş vaziyette, deminki havlamasının verdiği yorgunluk ve sahibinin gelmekte olmasının zevki ile birleşmiş ve dışarı bir karış sarkmış olan dilini sallayarak solumaya ve buna eşdeğer zamanlama ile kuyruğunu sallamaya başlamıştı. Dost çok ciddi eğitim almış bir köpekti, öyle ki birçok komutu sahibinin bakışlarından da anlayabiliyordu. Çoğu zaman Dost’a bir kere bakması, onun ne yapması gerektiğini anlatmaya yetiyordu. Birlikte harcadıkları uzun zamanlar, aralarındaki iletişimin bu kadar gelişmesine yardımcı olmuştu. Tabii bazı zamanlar yine de sözlü komutlar gerekebiliyordu, bu komutları genelde Dost fazla şımardığı zaman kullanıyordu. Kaldı ki bu şımarıklığını da çok seviyordu. Çünkü ona şımarabilecek başka kimsesi kalmamıştı.
Havlusunu kumun üzerine bıraktı. Dost ayaklanmıştı. Denize doğru yürümeye başladı. Bu yürüyüş Dost’u heyecanlandırmıştı, dört ayağının üstünde olduğu yerde zıplarken, kendi etrafında dönüyor ve bir-iki turdan sonra her sevindiğinde yaptığı gibi, arka iki ayağının üstüne kalkıp, sahibine sarılmaya çalışıyordu. Yine Dost’un insani sarılmasını yaptığı bir anda, iki eliyle kafasını yakaladı, yanaklarının altını, boynunu kaşıdı hızlı hızlı bir eliyle, diğer eliyle de kafasını seviyordu bu sadık, anlayışlı ve vefakar dostunun… O da kendisine gözlerinin içine doğrulttuğu, her seferinde yaptığı gibi, anlamlı ve sevgi dolu, “iyi ki sana sahibim” bakışları ile cevap veriyordu.
“Teşekkür ederim Dost, esas ben sana teşekkür ederim.” dedi.
Dost’u bıraktı ve denize doğru koşmaya başladı. Tabii Dost da peşinden… En keyifli kısmı burasıydı. Yazın bile dalgalı olan denize doğru koşarak girmek her, sabah… O buz gibi su, uyanmasını ve güne dinç bir başlangıç yapmasını sağlıyordu. Dalgalarla oynamak en keyif aldığı şeydi. Dost da, o da dalgalar karşı gelmeyi çok seviyorlardı. Dost bu dalgalarla boğuşa boğuşa çok usta bir yüzücü olmuştu. Sahibinin dalgalara karşı ustalığı ise hayattan geliyordu. Yaşamı hep hayatın ona oluşturduğu dalgalarla boğuşarak geçmişti. Ve o dalgalar onu devamlı bir o tarafa, bir bu tarafa savurup durmuştu. Ve sonunda hayattaki dalgalar onu bu sahile fırlatmıştı. Aslında hayatın acımasız dalgalarından kaçıp, denizin daha uysal olanları ile yaşamayı tercih etmesi sonucu buradaydı. Hayatın acımasız devasa ve sert dalgalarına karşı, denizin, yumuşak, aşılabilir ve uysal dalgalarını tercih etmişti. “Belki de bugüne kadar yakaladığım en iyi dalgaydı bu…” diye düşündü. Denizin dalgaları ile kıyıda oyun oynayabiliyordu, hayatın dalgaları ise en ufak bir oyunu kaldırmıyordu. Hayatta kalmak için o dalgalara karşı hep ayakta ve uyanık kalman gerekliydi. Ama artık çok yorulmuştu. Hatta tükenmişti. Bunu yaşamak zorunda değilim dedi. Sonuç; artık, o buraya aitti.
Yine de hayat tabii ki çok acımasız davranmamıştı ve öğrettiği çok şey vardı ona… Tüm bu yaşanılanlar; aşk sevgi, kavga, kıskançlık, iş hayatı; bu sayede ilk kitabını yazmış ve buradan elde ettiği gelirle, tüm bu kavgadan vazgeçip, ailesinin geleceğini garanti altına alıp, buraya yerleşebilmişti.
Sudan çıktıklarında, acıkmış olduğunu fark etti. Dost da acıkmış olmalıydı. Kulübeye döndü. Önce Dost’unun yemeğini servis etti, sonra da kendine tüm doğallığı ile hazırlanmış bir kahvaltı sundu her sabahki gibi... Nerdeyse her şeyi arkadaki büyük bahçesinde yetiştiriyordu. Sevdiği tüm sebze ve meyveler vardı tarlasında… Kasabadaki komşularından biri de her gün tarlasındaki gerekli bakımları yapması için ona yardıma geliyordu. Genelde kahvaltı sonrası zamanını bu şekilde geçiriyordu öğlene kadar… Bazen de sahilde uzun yürüyüşler yapıyorlardı Dost ile, havanın çok sıcak olmadığı zamanlarda… Zaten çok ta sıcak olmuyordu genelde, biraz da onun için seçmişti burayı… İklimi sevdiği bir iklimdi, ne aşırı sıcak ne de amansız bir soğuk görmemişti burada…
Öğlen yemeklerini basit bir atıştırma ile geçiştiriyordu. Ve tüm hafta içlerinin öğleden sonralarını, havanın sıcak olduğu günler, verandasında kitaplarını okuyarak değerlendiriyordu. Hava soğuk olduğunda da, kendisini, kulübenin ön cephesinde bulunan geniş camın iç tarafında duran ve sahili çok geniş bir açı ile gören tekli berjer koltuğuna atardı, kitabını okumak için… Aynı mekanlar, dışarıda gaz lambası, içeride ise mum ışığının yarattığı aydınlanmalar eşliğinde yazmak için, akşamları güneş batımı ile beraber, onu ve diz üstü bilgisayarını ağırlarlardı. Tabii Dost her zaman ve her daim yanı başında uzanır vaziyette idi. Zaman zaman okuma ve yazma eylemlerine, Dost ile oyun oynamak için ara verirdi. Yaz da olsa, kış da, Dost’un en sevdiği oyun hiç kuşkusuz sahilde oynadıkları top oyunuydu. Topu ne kadar uzağa ve anlamsız yerlere fırlatsa da Dost ne yapar eder onu geri getirirdi. Bazen topun nereye düştüğünü kendisi dahi göremese de Dost bir şekilde bulur ve geri teslim ederdi. “Bitti” komutu ile de Dost ağzındaki, yerdeki ya da sahibinin elindeki topu alır ve verandada durmakta olan oyuncaklar sepetine geri koyardı. Bazen bu sepetteki diğer tercihleri frizbi olurdu. Bu tercihi genelde Dost’a bırakırdı.
Ve Müzik… Müzik bu evde hiç susmayan, hiç dinmeyen, bitmeyen ve bitmeyecek bir olguydu. Sabahın erken saatinde Dost’un alarm vazifesi gören havlamasından hemen sonra başlar ve uykunun galip gelmeye başladığı anlara kadar sürerdi, hiç kapanmadan… Arka bahçede çalışırken bile, müzik setinin bir hoparlörünü, arkada bulunan mutfak penceresinin önüne uzatır, ve oradan da olsa müziğini dinlerdi. Sesi istediği kadar açabiliyordu. Çünkü en yakın komşusu her yöne doğru evin en az 250 metre uzağındaydı. Çok geniş, ama hepsi klasiklerden oluşan, 1950’lerden 2000’li yıllara kadar olan soft müziklerin egemen olduğu bir koleksiyona sahipti.
Günün ışıkları geceye nöbeti devretmeye başladığı an kulübenin muhtelif yerlerindeki mumlar, müziğe eşlik etmeleri için teker teker yakılırdı. Elektrikli lamba ise birkaç adet abajur haricinde zaten evde yoktu, onlar da misafir gelmedikçe yakılmazdı.
Hafta sonları kulübe, gelen misafirlerle şenlenirdi. Dostları, ailesi, çocukları, herkes hafta sonunu onunla bu sahilde ve kulübede geçirmek için can atardı. Çocukları haricinde herkesin her hafta sonu, devamlı gelme durumları yoktu tabii… Çünkü herkes kendi hayatını sürdürüyordu ve çoğu için uzak kalıyordu bu sahil kasabası... Ama buna rağmen hafta sonu kulübe hep dolardı. Bu insanlar hem onu görmeye, hem de yeni yazdığı hikaye ve şiirleri dinlemeye gelirdi oraya… Yeni yazıları yayınlanmadan, her hafta yazdıklarını misafirlerine okur ve onların fikirlerini alırdı. Ve Pazar akşamüstü, yine Dost ile herkesi uğurladıktan sonra, kendi hayatlarına dönerlerdi. Sessiz, sakin ve üretken… Önündeki beş koca günü üretmek için, yazmak için yaşardı. Yazmaya başladığında hep bugünlerin hayalini kurmuştu. Ve sonunda, ilk defa kurduğu bir hayal tam olarak gerçekleşmişti hayatında eksiksiz olarak… Gökyüzüne baktı ve kendisine yazma imkanını veren Tanrı’ya ve hayatında yazacak kadar çok şey yaşatan insanlara ve kendisini bu konuda cesaretlendiren dostuna şükretti. Hep söylediği gibi, eğer bir insan birisinin hayatına giriyorsa, mutlaka onun hayatında bir görevi olduğu içindir. Kim bilir kendisi, kimlerin hayatına ne görevlerle girip çıkmıştı ya da hala vardı. Ama artık görevini insanların hayatlarına dahil olarak değil, yazarak sürdürüyordu. Böyle daha çok kişinin hayatına anlam katabildiğini keşfetmişti. Zaten çok uzun zamandır ne o birinin hayatına girmişti, ne de birilerinin onun hayatına girmesine izin vermişti. Kendi kendine bunları düşünürken, o hep kaçtığı soru belirdi kafasında;
-“Kimi ya da neyi bekliyordu acaba?”
Bu sorunun cevabını hiç bulamamıştı ki… Aslında görünürde ne beklediği bir şey, ne de biri vardı. Fakat bu dilema sanırım yanılgılarımdan biri diye düşündü. Ya kalbi katılaşmıştı, ya da aklı set koyuyordu yine… Bunu her seferinde aşıp, kalbini yumuşatması ve beynindeki seti kaldırması için yapması gereken bir şey vardı. İçerideki antika saate baktı, öğleyi çoktan geçmişti. Hava serindi. “Bugün, yine de veranda iyi bir seçim olacak” diye düşündü. Dizüstü bilgisayarını açtı. Verandadaki koltuğuna oturdu, ayaklarını önündeki pufa uzattı. Dost da yerini almıştı.
-Aferin benim oğluma…
Dost kafasını şöyle bir kaldırıp, baktı ona, teşekkür ederim manasında…
Denize baktı, sonunu görmeye çalıştı. Göğe baktı, onun da sonunu görmeye çalıştı. Nafile…
Tek görebildiği ve yazabileceği son; kendi sonuydu.
1 yorum:
Bağımsız yazıların içinde en çok bunu sevdim.
Adamın köpeğiyle ilişkisini çok güzel betimlemişsin. İnsanın köpek sahibi olası, gidesi geliyor bir yerlere ve yazası geliyor aklındaki bütün hikayeleri.
Yorum Gönder