6 Eylül 2009 Pazar

Üşüyorum…
Gözlerini aralamaya çalıştı. İçerisi hala karanlıktı. Oda soğumuştu. Yatak ta soğuktu. Uzun zamandır da ısınmamıştı yatak… Isınmasına da neden yoktu, çünkü tek başına bu kadar ısıtabiliyordu koca yatağı… Uzun zamandır kimseye sarılarak uyumamıştı. Aslında kendi tercihi idi yalnızlık, ama soğuk bir yatak tercihleri arasında yoktu. İşte böyle diye düşündü kendi kendine; her tercih bir vazgeçiştir. Yalnızlığı ve yalnız kalma tercihi, beraberliklerden vazgeçme tercihi, yatağını ısıtacak birinden de vazgeçmesi idi. Hayatının bu yönde devam edeceğini biliyordu. Bazı geceler onu ısıtacak birileri olacaktı yatağında ama, yüreğini değil sadece bedenini ısıtabileceklerdi. Kalbi hep üşüyecekti.
Türk Kahvesi…
Gününü birkaç fincan Türk kahvesi içmeden geçirmiyordu. Bir tane sabah kalktığında, güne başlayabilmesi için gerekliydi. Diğer bir iki fincanı ise günün farklı saat dilimlerine yayarak içiyordu. Türk kahvesi onun için keyif demekti. Türk kahvesi ona hayatı gösteriyordu, hatırlatıyordu. İçtikçe keyif alırsınız ve küçük yudumlarla içersiniz, hayatı yaşadıkça keyif almanız ve hayatta keyif alınan anların çok kısa anlar olduğu gibi… Ve her güzel şey gibi biter kahve de, acı bir sonla; kahvenin özü ile, telvesi ile… Kahvenin sonuna geldiğinizde, ağınıza telvenin acı tadı gelir, bu kahvenin bittiğine işarettir, aynı hayatın sonuna geldiğinizdeki gibi… Ölürken hayatın tadı ağzınızdadır ama acı anları da hatırlarsınız birden, fakat o telve tadı ve acı anlar, ne kahvenin tadının ve keyfinin önüne geçebilir, ne de hayatınızda yaşadığınız mutlu anların…
O ses….
Hayatta bazen sessizlik isterim. Kimse konuşmamalı o anlarda… Hiçbir ses duymamalıyım. Ne bir insan kelamı, ne bir hayvan sesi, ne televizyon, ne müzik, hiçbir şey… Total sessizlik, kayıtsız şartsız sessizlik… Buna ihtiyacım vardır çünkü… Hep bir ses vardır hayatımda... Ama evdeki televizyonun, ama müzik setinin, ama telefonun, ama etrafımdaki insanların… Bu yüzden o anlarda tek istediğim sessizliktir. Fakat buna hiçbir zaman sahip olamamışımdır. Tüm bu saydığım sesleri susturmayı başarmış olsam da çoğu zaman, susturamadığım tek bir ses vardır. Her şey, herkes susar, ama o asla… Onu susturmak mümkün değildir. Susturmak ta istemem aslında onu, belki de tüm o diğer sesleri susturma çabam, sadece onu, yalnızca, saf bir şekilde onu duyabilmek, anlayabilmek içindir. Karışmasın diye tüm o söyledikleri, diğer seslere ve yitirmesin anlamını diye bana söylediklerinin… Onun susması demek, benim de susmam ve yitirmem demektir her şeyi… Onun konuşmaması demek, hayata küsmüşüm anlamına gelir. O söylesin ben dinleyeyim isterim, o konuşsun ben dinleyeyim isterim. Ve son zamanlarda o benim yazmamı istiyor söylediklerini, bana anlattıklarını. Ve artık diğer seslerde ona endekslendi. O konuşmaya başladıkça, diğer sesler kesiliyor. Duymuyorum onları artık... Onun konuşması hayatta “umarsız sessizlik” yaşatıyor her yanda… O konuştukça, klavyenin tuşları basılıyor. O konuştukça bilgisayarın ekranında harfler beliriyor bir bir… Harfler harflerle birleşiyor, kelimeler kelimeleri kovalıyor. Dinlenebilmem için noktalama işaretleri yetişiyor yardımıma… Ve istediği zaman noktayı koyuyor o ses, noktayı koyduğunda ise, yeniden diğer sesler başlıyorlar konuşmaya… Acıyı, gerçekleri anlatıyorlar aksine… Çok uğraşıyorum susturmaya onları, her çaresiz kalışımı gördüğünde, yine başlıyor konuşmaya o ses ve yaz diyor bana, yaz söylediklerimi… O, ben yazdıkça konuşuyor, ben o konuştukça yazıyorum. Ve gün karanlığın kollarına kavuşurken, güneşi uykuya yatırıp, üstüne ufkun geniş örtüsünü örterken, o da yoruluyor, tükeniyor artık anlatmaktan, kendini gecenin yalnızlığına, ve kalan günlerin ümitsizliğine terk ederken… Ve susuyor kalbim…

Hiç yorum yok: