Yataktan kalkmakla kalkmamak arasında gidip geliyordu. Güne başlamak ya da günü bitirmek, onun için uzun zamandır bir şey ifade etmemeye başlamıştı. Her geçen gün, hapishanede çekmekte olduğu cezasını doldurmaya çalışan bir mahkumun günlerine benziyordu. Hayat hapishanesinde müebbet ceza… Ne zaman yargılandığını ya da bu cezaya çarptırıldığını hatırlamıyordu ama yaşamakta olduğu günlerden dolayı bunun hayatının geri kalan bir döneminde gerçekleştiğini düşünmeye başlamıştı. Temyiz hakkı verilmiş miydi acaba kendisine ya da avukatı kimdi? Temyizi kullanmış mıydı? Eğer tüm bunların cevabı “hayır “ ise, nasıl bir mahkemeydi ki bu? Ya da nasıl bir adalet?
Allahtan bu hapishanede kalkma ve yatma saatleri veya günlük hayatın geri kalanı için belli bir program yoktu, saatler başa buyruk ayarlanıyordu. Ama yine de tüm bu serbestliğe rağmen artık çekilir gibi değildi. Nereye kadar dedi, acaba bu ceza sürecek? Müebbet göreceli bir kavram sonuçta… Benim müebbet hapsim hayatımın sonunun gelişi ile doğru orantılı…
Peki buna kim karar verecekti? Bu hapis kararını veren yargıç mı yine..? O zaman bu hapsin bir an önce bitmesi için iyi hal durumu göstermek gerek… Bu durum bitince salını verileceği iki yer vardı. Birincisi dış dünya, ikincisi ise kendinin “diğer dünya” diye adlandırdığı yer… Fark eder mi? Hayır bu saatten sonra hiçbir şey fark etmez. Shakespeare’in dediği gibi; “Olmak ya da olmamak”… Bu iki kavramın arasında onun için bir fark yoktu artık. Bu müebbet hapsi bitirmeye bir fırsatı olsa, onu nasıl sona erdireceğini çok iyi biliyordu ama bu fırsat ona hiçbir zaman verilmeyecekti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder