Oysa her şey seninle başlamıştı. Toprağa atılan tohumlar yavaş yavaş büyümüş ve çiçeklerin tomurcukları gözükmeye başlamıştı. Gökyüzünde bulutlar dağılmaktaydı yavaş yavaş, perdesini güneşe açan bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Bir yandan ağaçların dalları açan çiçeklerden hafifçe eğilmiş saygıyla bahara, diğer yandan rüzgar an be an değişen hızdaki melodileriyle kulaklarımızı şenlendiriyordu. Yerde yeni bitmeye başlayan çimler ayaklarımızın altını okşarken, yağmurun suladığı toprak, tüm o yaşanan günlerin elektriğini çekiyordu vücudumuzdan. Nasıl koşuyorduk hatırlıyor musun yalınayak, henüz olgunluğunu tamamlamamış yemyeşil çimlerin üzerinde ve hatırlıyor musun nasıl biz üzerine bastıkça eziliyor ve kaldırınca tekrar eski haline dönüyordu her bir çim...
Zaman zaman yağan ve senin” ahmak ıslatan” dediğin yağmurun altında ahmakça ıslanışlarımız geliyor devamlı aklıma… Korunmasız kendimizi kucağına bırakışımız ve sırılsıklam oluşumuz her noktamıza kadar… Sonra senin saçlarını nasıl da kurulardım ellerimde havlu, sen dizimin dibinde otururken ve de tarardım o güzel saçlarını yağmurun yıkadığı tertemiz... Sen hep “üşüdüm sarılsana” derdin, ben de seni kocaman kollarımla sarardım sımsıkı… Kahvemizi koyardım, sen hep tek şekerle içerdin, bense çift… İlk yudumlarını ben içirirdim sana hep, çünkü sıcak bardağı tutamazdın o narin ellerinle, her yudumunda bir öpücük kondururdum elmacık kemiğinin üstüne…
Çocuğum gibi severdim, seni… Kıyamazdım sana, bir şey olacak diye, başına bir şey gelecek diye aklım başımdan giderdi. Aslında biraz bencilce yapardım bunu bilirim. Senin başına bir şey gelse, ben sensiz ne yaparım diye bu kadar titrerdim üstüne…
Geceleri bilmezsin kaç defa uykumdan uyanıp, üstünü örttüğümü… Üşüme diye… Ve de bilmezsin kaç dakika saçını okşayıp, kaç defa o güzel yanaklarına öpücükler kondurduğumu çok hafi, seni uyandırmadan… Her Pazar uyandığında kahvaltını sana getirmeden önce, ne kadar özenle o kahvaltıyı hazırladığımı ve sırf o kahvaltıyı hazırlamak için Pazar uykumu kısa kesip, ne kadar özenle süslediğimi o tabağı da bilemezsin, çünkü sana o saatler melekler eşlik ederdi uykunda…
Evin içinde bir anda seni kucağıma alıp deliler gibi döndüğümüzü hatırlaman mümkün mü peki? Sen kahkahalar içinde çığlıklar atarken, ben seni daha da hızlı döndürmeye devam eder ve bir yandan da öpücüklere boğardım. Sonra durduğumuzda, dakikalarca bana sarılır, öper, koklar ve ne kadar mutlu olduğunu ve beni ne kadar çok sevdiğini söylerdin. Bunu hep söylerdin aslında, biz söylerdik aslında… Çünkü bu böyleydi, severdik biz birbirimizi ve sevişirdik gün boyu… Bıkmadan usanmadan… Her seferinde sende yeni bir şey keşfederdim. Koca bir kıtaya ayak basmış, bir gezgin gibi hissederdim, ama son durağını bulmuş bir gezgin gibi… Sadece sende gezinmek isterdim hep… Başka karalar ilgim dışıydı. Seni keşfetmek, keşiflerin en büyüğüydü benim için…
Güldüğün zaman seni seyretmek, ağladığında sana sarılıp, sen görmeden iki üç damla yaş dökmek gözümden, bu bile çok keyfiliydi senle… Evet, sana göstermek istemezdim o gözyaşlarını çünkü karşında hep kuvvetli bir erkek olmalıydı. Ama zayıftı kalbi bu erkeğin, sadece ve sadece sana karşı… Ağlarken seni güldürmek ve üzüntünü yok etmek kadar büyük keyif yoktu benim için… Seni mutlu etmek hayatımdaki en önemli şeydi benim için… Çünkü sen beni o kadar çok mutlu ediyordun ki, bunu sana nasıl ödeyeceğimi geri bilemezdim çoğu zaman… O yüzden çaresizce çırpınırdım senin için, çocukça şeyler yapardım bazen ve sen de gülerdin bunlara, çünkü bilirdin, ben senin için nefes alıyorum, senin için yaşıyorum.
Sana nasıl yemekler yapardım hatırlar mısın? Otur seyret derdim sana, sadece seyret çünkü yemeğin içine sevgi nasıl katılır öğretmek isterdim sana… O taburenin tepesine çöküp, ellerini çenen dayar ve yüzünde sıcak bir gülümsemeyle, başın hafif yana eğik, izlerdin sen de beni… Zaman zaman beceriksiz mutfak tavırlarıma kahkaha ile gülerdin. Ama bozulduğumu anlayınca, sırf beni teselli etmek için gelir, beni onlarca kez öper ve sonra “haydi bakalım Cem bey şımarmak yok devam işe” diyip, tekrar taburenin üzerine döner, bu sefer başını hafif diğer yana yatırır ve seyretmeye devam ederdin. Senin için pişirdiğim her yemeği nasıl iştahla yediğini her gördüğümde, işimi gücümü bırakıp, tüm gün sana yemek pişirmek gelirdi içimden… Neden bu kadar iştahla yediğini sorduğumda ise sana, o yemeğin içine pişirirken gönderdiğim sevgi dolu öpücüklerin hepsini biran önce karnında hissetmek istediğini söylerdin bana…
Bunun gibi daha birçok mutlu ve çılgın anlarımız vardı sevgilim hatırlar mısın? Hayır, hatırlamazsın değil mi?
Çünkü biz bu anları seninle hiç yaşamadık sevgilim…
Çünkü biz seninle daha hiç tanışmadık sevgilim...
Ama bir gün tanıştığımızda...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder