Kumsala geldi, havlusu yerleştirdi kumların üstüne… Şapkasını çıkardı, sonra da tişörtünü… Etraftaki tüm bakışlar üzerine yoğunlaşmıştı. Yunan tanrısı Apollon kadar düzgün vücudu, denizin mavisini kıskandıracak kadar masmavi gözleri ve kulaklarını örten altın sarısı saçları, yunan mitolojisinden fırlamış bir kahramanı andırıyordu. Etrafındaki bakışların farkındaydı fakat hiç oralı olmuyordu. Bu durum onu seyreden kadınları daha da tahrik ediyordu, emindi buna… Bu zaman zaman oynadığı bir oyundu ve bu oyundaki çok başarılı bir taktikti, denenmiş ve kanıtlanmıştı. Bu tavır kadınların onunla tanışmayı daha çok istemesine ve hatta rekabetin kızışmasına yol açıyordu. Bazıları onun kendine bu kadar fazla olan güveninden şikayetçi idiler ama bu şikayetleri, ona ulaşmalarının ne kadar zor ve hatta bazıları için imkansız olduğunu anlamalarından kaynaklanıyordu.
Sıcak kumların üstünde yürüyerek denize doğru yöneldi. Kadınlar bir ona, bir denize bakıyorlardı, denizi kıskanan gözlerle… Çünkü az sonra onu kollarına alacak olan kendileri değil, deniz olacaktı. Denizde dalgalar hafif hafif kabarmaya başlamıştı, sanki Poseidon’un oğlu suları şenlendirecekti ve dalgalar da bunu kutluyorlardı. Önce bileklerine kadar sulara girdi, ufku taradı, ne kadar uçsuz bucaksız diye geçirdi aklından… Şimdi burada bir denizkızı ile karşılaşıp, kendisini uzakta ufuk çizgisine götürmesini ne kadar çok isterdi. Ufuk çizgisi hep sonsuzdur bilirsiniz, denizde ne kadar çok giderseniz gidin, asla ulaşamazsınız. Ama işte O, tam da o yolculuğu yapmak istiyordu denizkızı ile… Asla bitmeyecek bir yolculuk… Karşılaşacakları ıssız adalarda dinlenip, tekrar yola devam etmek, balık ve yunus sürülerinin eşlik ettiği duru, sonsuz, serin ve arındırıcı sularda…
Yavaş yavaş yürümeye devam etti, su dizlerine gelmişti. Denizin dibi kumluktu. İşte şimdi meşhur hareketi yapma zamanı gelmişti, neler kaybettiklerini anlatmak için, denizkızı olmayanlara, olamayanlara… Yavaşça arkasını döndü, güneşin ışıklarını yüzüne doğru aldı, eliyle saçını geriye doğru taradı. İnanılmaz… Tüm kadınlar bir anda irkilmişti. Ve bu irkilme o kadar aleni olmuştu ki, gülmemek için kendini zor tuttu.
Tekrar sırtını kumsala döndü, artık oyun bitmişti. Şimdi artık amacına doğru hareket etmeye devam etmeliydi. Denizin daha derin kısımlarına doğru yürümeye devam etti. Şimdi emindi, arkadan cesaretini toplamış en az 5-6 kız denize girmek ve onun yakınında olmak için suya doğru hareketlenmişlerdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı. O çok uzağa yüzecekti. Onunla o kadar uzağa yüzecek tek bir kadın yoktu yeryüzünde, bunu kendisi anlayalı çok uzun zaman olmuştu ama işte onu her yeni gören ya da tanıyan için onunla bir yere gitmek ümidi hep oluşuyordu. İşte o yüzden tek umudu bir denizkızıydı. Ancak ve ancak bir denizkızı, onunla istediği kadar uzağa yüzebilirdi. Diğerlerinin bu yolculuğu tamamlamasına imkan yoktu, bugüne kadar da hiçbiri tamamlayamamıştı zaten… Ama yine de buna teşebbüs etmeye çalışanlara saygı duyuyordu. Yeni birileri daha bu denemeye girişmişlerdi işte… Onları arkasında hissedebiliyordu. O yürüdükçe yavaş yavaş, onlarda geliyorlardı. Bir ara dönüp, onlara gelmeyin, beceremezsiniz demek istedi. Ama bunu daha öncede denemişti. Bu daha kırıcı oluyordu. Bırak gelsinler ve yaşasınlar dedi. Belki onlar sadece peşimden gelmekten mutlu oluyorlar.
Tüm bu düşüncelerle yürürken, su artık boyun hizasına gelmişti. Zaten çoktan kızların ona ulaşamayacağı yere gelmişti. Aslında geçmişte bir iki tanesi bu derinliğe gelmeye çalışmışlardı onunla, tüm uyarılarına rağmen, ama onları boğulmaktan son anda kurtarmıştı. Çünkü bu seviyede ve bu dalgalarla, kızların hareket etmeleri çok zor oluyordu ve çok çabuk yoruluyorlardı. Kramplar, ağrılar ve acılar kaçınılmaz oluyordu.
Dolayısıyla bu seviyeye gelmeden hepsini bir şekilde geri dönmeye ikna etmeliydi ve genelde de ediyordu.
“Daha sonra bu veya başka bir kıyıda buluşuruz belki yine sizlerle… Ama şimdi ben, derin sulara doğru yüzmeliyim, sonsuzluğa ve huzura yüzmeliyim ve bana bu yolculukta eşlik edebilecek tek kişi ancak bir denizkızıdır.”
Kulaçları sakin ama uzundu. O yüzmeye başladığında, Musa’nın Kızıldeniz’i ikiye ayırdığı gibi Poseidon dalgaları ikiye ayırıp, ona yol açıyordu. Çünkü kızı O’nu bekliyordu. Ve Poseidon kızlarından birini böyle yürekli ve cesur bir delikanlıya vermeyi çok isterdi. Ve Poseidon bu yolculuğu izleyebilmek için tahtına oturdu. Uzun bir yolculuk olacaktı delikanlı için, ama onda Yunan tanrılarının gücünü ve iradesini görebiliyordu. Ve geride, kumsalda ve sığ sularda bıraktıkları, herkesin vazgeçebileceği şeyler değildi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder